21 Şubat, 2012

Sardı korkular, bekle, gelecek gacılar



Ünlü bir erkek şovmenimizin yakınlarda doğum günü oldu. Her zamanki gibi magazin eşrafı beyimizin kapısında nöbetteydi. Yalnız beklenen an bir türlü gelmeyince, bütün ekip sinirlenmeye başladı. En sonunda beklenen adamın abisi çıktı ve şovmenimizin bir arkadaşını beklediğini söyledi. Zıpçıktı muhabirlerden biri kıvamını tutturan bir laçkalıkla “arkadaş hanım mı” diye sordu. Yakını bildiğimiz abisinin verdiği cevap bir o kadar boktandı: “Hayır, dönme”. Muziplik denen ayağa düşmüş ucuzluğu hazmettiğimiz yetmiyormuş gibi şöhretlerin ağzında sakız oluşumuz, çok değil bundan birkaç sene önce tescilli mankenlerimizden Çağla Şikel hakkında başka bir meslektaşının kendisi hakkında “travestiye benziyor” açıklamasıyla bir kez daha ayyuka çıkmıştı. Gördüğünüz gibi tarihi referanslarımız bitmek bilmiyor. Bir de verdiğim birçok örneğin transfobiye denk gelen en inceltilmişleri olduğu düşününce.

80'lerin sonlarına doğru “Arachno-phobia” adlı bir film gösterime girmişti. O zamanlar adıyla dalga geçtiğim filmin bir süre sonra kendi var oluşumu tanımlamada bana yardımcı olacağı kimin aklına gelirdi. Transfobi elbetteki Türkçesi örümcek korkusu olan bir başka korkuyla boy ölçüşemez. Zaten fobi dediğiniz şey de sebebi belirsiz bir ön yargıdan ibarettir. Buradan sakın lubunyalığı örümcekle örtüştürdüğüm düşünülmesin. Teşbihte hata olmaz! Ama hepimiz travesti denince niçin tüylerimizin ürperdiğini ya da yüzümüzde garip bir sırıtışın yer aldığını biliriz. Bunda hiç kuşkusuz izole edilişimizin bir uzantısı olan fuhuşun ve damgalı eşek gibi üzerimizde her daim yapışmasının etkisi büyük. O yüzden kimse, “belli mekânlar” hariç travestileri kabul etmez. Hizmetten yoksun bırakır. Çaresizliğinden faydalanır. Ezer. Geçer vs vs.

Hayat her alanı kuşatmaz. Nefes alma alanları dediğimiz “kapalı” alanlar da açar. Bu alanlar şimdilerde gey mekân olarak adlandırılıyor. 90'lara kadar gey nedir bilmezken, dönmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorduk. Yazımın başında alıntı yaptığım olay da bunun bir tezahürüdür. Yurt dışında eşcinsel kurtuluş hareketi dediğimizde akla ilk travestilerin gelişiyse bir o kadar ilginçtir. Bunun sebebi ve en birincil olanı görünür olmaktır. Ama zamanla görünürlüğün bir yere kadar gittiği, bir alan oluşturulacaksa altının doldurulması gerektiği düşünüldü. Bunun eğitimli orta sınıf gey ahlakıyla oluşmasıysa kaçınılmazdı. Bir süre sonra kamusal açılım olunca, travestilere de gerek kalmadı. Buradan Türkiye'deki tüm eşcinsel örgütleri tenzih ediyorum. Türkiye'deki açılım her ne kadar beklenen devrim kuşağını yaratmasa da sermeyenin gözlerini dikeceği bir alana çoktan kucak açacaktı. Daha bugün izlediğim bir ekonomi kanalında Celal Çapa Türkiye'deki eğlence sektörünü analiz ederken Çin'i örnek gösteriyordu. Türkiye'deki çalışanların günde 8 saatten fazla çalıştığı için sızlanmasından şikâyet ederken, Çin'deki hizmet sektörünün akıl almaz yükselişini ağzının suyu akarak anlatıyordu. Programda iş gücü sömürüsü ve Türkiye'deki gey mekânların bire on hesabıyla nasıl insanları kazıkladığı konuşulmadı tabiî ki.

Mekânların bir tarafı bu kadar kalkınca müşteri seçilmesi an meselesiydi. Geçen sayıda şikâyette bulunan arkadaşa buradan iletirim. O mekânlara sadece travestiler değil fazlasıyla gey tipler de alınmıyor. Çünkü sorun cinsiyetçilikten öte, sınıfsal. Ve travestiliğin orospuluk ve dengesizlikle örtüştüğü algı sorunu. İyi de yaşamını seks işçiliğiyle kazanan birinden niye denge aranır ki? Elbette bu, rezillik derecesinde bir suiistimali hoş görmez ama insan olma duruşunda bir hoş görüyü meşru kılar. Sorunsa emek-sermaye çelişkisine bulanan içselleştirilmiş bir transfobyadır. Ne olduğu belirsiz korkuların etrafımızı sardığı bu dünyada yediğimiz kazığın haddi hesabı yok. Bunlara prim verip vermemekse bizim elimizde. Tabi yerseniz!


1 yorum:

  1. Nisan 2007 Gacıistanbul dergisine yazdığım yazı.

    YanıtlaSil