21 Şubat, 2012

Onur Hakkında Her Şey








Batıda düzenlenen "Eşcinsel Onur Etkinlikleri" genelde yaz başında başlar. Kimi ülkeler bunu yılsonuna sarkıtır ve büyük bir festivale dönüştürür. Avustralya'daki Mardi Gras festivali buna bir örnektir. Büyük bir gövde gösterisini anımsatan bu etkinlikler ünlü eşcinsel onur yürüyüşünün yanı sıra, o hafta içinde birçok film ve söyleşinin yapıldığı sayısız eşcinsele kucak açan kültürel bir organizasyona döner. Bizde de 1993'ten beri bu gibi etkinlikler yapılır. Özellikle İstanbul'daki eşcinsel örgütün kuruluşu, 93'te yapılması düşünülen etkinliğin son anda o dönemin valiliği tarafından engellenmesine dayanır.
Benim katıldığım ilk onur haftası etkinliği ise 2001 yılındaydı. Eşcinsel temalı filmlerin ve eşcinsel varoluşa dair söyleşilerin yer aldığı etkinliğin ilginç bir olaya şahit olduğu bir haftaydı. Çünkü söyleşilerin birine konuşmacı olarak katılan eski bir gönüllü, sükût içinde geçen söyleşinin sonuna doğru sıranın kendisine gelmesiyle şu cümleleri sarf etti: "'Açık' bir şekilde yapılmayan bu etkinliğin nesine 'onur' atfediyoruz. Hepimizin açık olabilmesi için Türkan Şoray'ın ölmesi mi gerekiyor!" Konuşmacının bu sözleri söyleşiden bir gün önce gösterilen 'Stonewall' filmine bir atıftı. Bu filme konu olan olay, 1969 yılında polisin New York'taki Stonewall adında bir gey bara düzenlediği olağan baskınlarından birinin, önemli bir eşcinsel ikonu olan Judy Garland'ın ölüm haberinin üstüne gelmesi üzerine, başta bar müdavimlerinin daha sonra çevre halkın galeyana gelerek genel bir ayaklanışa neden olmasıydı. Bu film bir nevi dünyadaki eşcinsel hareketin miladı diye adlandırılan Stonewall ayaklanmasının belgeseliydi. Sanırım aynı arkadaş Türkan Şoray'ın ölümünün Türkiye'deki eşcinsel camiada derin bir infiale neden olacağı kanısındaydı.
Konuşmacının bu hezeyanı yersiz değildi. Yüzyıllar boyu ezilen, hakarete uğrayan ve bunun sonucu hiçleşen bir kitlenin kapalı kapılar ardında onur mücadelesi yürütmesi acı bir ironiydi ya da bir gerçek! Bana da ilk başlarda tuhaf gelen bu durum çok geç değil, tam iki sene sonra tersine döndü ve hem benim yüzümü hem de aktivistliğin yorgun yükünü çekemeyip büyük bir yılgınlıkla hezeyana boğulan o arkadaşın yüzünü kara çıkardı. Çünkü grubun kuruluşunun onuncu yıldönümüne rastgelen 2003 yürüyüşü, İstanbul'da düzenlenen ilk "umuma açık" eşcinsel yürüyüşüne ev sahipliği yaptı. Hem de Türkan Şoray hâlâ hayattayken! Bazı arkadaşlar bu eylemi "öteki" acizliğinin bir haykırışı olarak nitelerken bazılarıysa işi "onur" kelimesinin altında buzağı aramaya götürüp konuyu egosantrikliğe bağladı. Halbuki bu yürüyüşü gerçekleştirenler ne acizdi ne de Sodom'un müritliğini yapan kendini kaybetmiş bir dolu nemfoman. Daha "we are here, we are queer, give me a beer/buradayız, eşcinseliz, hadi bir bira ver" laçkalığına varan ehlileştirilmiş muhalifler olmadan, aldatmacalara kanmamaları için çevrelerini uyarmak ve sadece burada ve gerçek olduklarını söylemek isteyen aralarında Mehmet Tarhan'ın da bulunduğu bir grup insandı.
Ayın karanlık yüzü
Bu gibi etkinlikler eşcinsellerin ne kadar "haysiyetli" insanlar olduklarını ifşa etmekten çok, en az heteroseksüeller kadar onurlu olduklarını vurgulamak için yapılır. Her akşam ucuz esprilerin malzemesi olmak ya da televizyon karşısına geçenlerin gevrek gülüşlerine eşlik etmek için değil! İşte bu yüzden Türkiye'deki iki eşcinsel örgüt ayın karanlık yüzünü gösterdiği için kan ağlıyor. Ne ilginç değil mi! Halbuki birçoğumuzun tuzu kuru şovmen, diğer kalanımız da "gizli" birer şarkıcı olması gerekirdi! Ama bu ülkede her eşcinsel aynı kaderi yaşamıyor ya da yaşamak istemiyor. Ona biçilen yarı ucube yarı Hitchcock uzantılı şizoid kimliği reddediyor. Yani kendi onuruna sahip çıkıyor. O zaman ya yerinden atılıyor ve kalacak yer bulamıyor (Lambdaistanbul şu anki mekânını terk etmek zorunda, ama kimse adı eşcinsel sivil toplum girişimi olan bir gruba yer vermek istemiyor) ya da hapse atılıyor (Mehmet Tarhan 1 yıla yakın askeri cezaevinde). Peki, geriye ne kaldı! Hiçbir şey! Öyle ki Türkiye'deki ilk eşcinsel derneğin açılmasının önüne bile geçildi. En nihayetinde Kaos GL'nin çabaları sonuçsuz kalmadı ve derneğin faaliyetleri halen sürüyor.
Belki tüm bu olanlardan sonra biraz durup beklemek ya da hemen harekete geçmek lazım. Bence biraz kendimizi dinlememiz gerek. Nasıl bir hayat istiyoruz! Yaşadıklarımıza ne kadar tahammül edebiliriz ya da çoktan sinir krizinin eşiğinde miyiz diye! Sanırım o zaman kendimize sahip çıkmayı öğrenir ve harekete geçeriz. Kaldı ki kişinin kendi olma ve kendine sahip çıkma noktasında kullandığı onur veya gurur gibi kelimeler ancak böyle anlam kazanır. Aksi takdirde "babasını öldürememiş yetişkinlerin bloke olmuş ruh halini" andıran yıkıcı bir kimliğe bürünür. 2003 yürüyüşünde Mahatma Gandi misali, toplumda yer etmiş tüm hiyerarşik kavramları reddeden pasif direnişçi Mehmet Tarhan'la, benim gibi kötü bir Bette Davis taklidini "gökkuşağının üzerinde bir yerde" buluşturan yegâne olgu buydu: Özgürce ve dürüstçe yaşamanın onuru!

1 yorum:

  1. 19.02.2006 tarihinde Radikal İki'de yayınlandı.

    YanıtlaSil