21 Şubat, 2012

Kim Korkar Hain Gacıdan





Uzun zamandır Naim Dilmener'in son kitabını arıyordum. Süperstarımızın 40 yıllık sanat hayatı kitaplaşıyordu. Neyse umduğum vakitte ulaştım. Tam ödemeyi yapacaktım ki raflarda bir başka kitaba rastladım. Kitabın adı “Lubunya”ydı. Tövbe, tövbe, acaba abdestsiz mi çıktım yola diye kendime kızdım. Şükür ki doğru görmüşüm. Cinsiyet kimliğime dair gidip-gelişlerimdeki ikilem, kitabı alıp-almamaktaki kararsızlığımla münzevi ilişkiler kuruyordu oracıkta. Çünkü param yoktu. Birinden biri feda edilmeli ya da ertelenmeliydi. Ajda da ertelenmeye gelmez hani! Politik doğruculuğum tuttu (geriden) ve Selin Berghan'ın kitabını almaya karar verdim.
Aslında bu kitaptan haberdar olmayışıma içerledim. Konunun sözde! öznesi olmama karşın bu ne ilgisizlikti. Hiç kimseden bir duyum almamamsa içler acısıydı. Bu kadar mı uzaklaştım kendimden diye bir buhran tiribine girmeden kitabı okumaya başladım hemen. Bu konulara ilişkin Metis yayınlarından çıkan ilk kitap değildi. Daha önce Eşcinsel Erkekler ve Eşcinsel Kadınlarla bir kez daha karşımıza çıkmışlardı. Bu ilginin 2000'li yılların başlangıcına tekabülüyse çok manidardı.

Elbette eşcinsel hareketin kamusal alana çıkışı bunda büyük rol oynuyor. Eşcinsel Erkekler başarılı bir araştırma ve başucu kitabı olmakla beraber Eşcinsel Kadınlar bir o kadar vasattı. Erkek bakışı bir kez daha kadınlara yapacağını yapmıştı. Bazı katılımcıların son anda röportaj yapmaktan vazgeçmeleri ise cabasıydı. Hatta bir katılımcının kitap çıktıktan sonra pişmanlığını dile getirmesi bir o kadar üzüntü vericiydi. Çünkü bu tür çalışmalar karşılıklı samimiyet ve güven üzerine kuruluyor. Orda yer alan insanlar size yalnız yatak odasını değil, yaşamının her özelini paylaşıyor. Karşılaşılan yapıt bunun tam tersi bir bakış açısıyla yapıldığında ise tüm hayaller suya düşüyor. Bu düş kırıklığı her ne kadar kitabı olumsuzlasa da ileriki çalışmalara referans noktası olması kaçınılmaz.

Berghan'ın çalışmasına bakarsak, bir üniversite bitirme tezinin ötesinde aydınlatıcı bir niteliğe sahip. Çünkü kitap kadın bakışından uzak tutulmamış. Röportajlar sırasında sorulan feminizme ve toplumsal cinsiyet algısına dair sorular bunun bir göstergesi.

Yalnız Berghan'ın alan çalışmasını Ankara'ya sıkıştırması kitaptaki eksikliği hissettiriyor. İncelediği kitaplar arasında Pınar Selek'e gönderme yapması güzel bir jest olsa da yetersiz ne yazık ki. Örneğin 80 darbesi ve 90 ortalarında patlak veren Ülker Sokak olayları, Habitat krizi gibi yaşanmışlıkların canlı tanıklarıyla (Örn: Demet Demir) görüşülmemesi büyük bir eksiklik. Ayrıca sürekli bir psikanaliz yöntemiyle kişisel mağduriyet üzerinden gerçekleşen görüşmeler, yaşanmışlıkları ileriki sayfalarda hissizleştiriyor ve meşrulaştırıyor.

Bugün birden fazla travesti ve transseksüel grubu örgütlenirken hala bir kurban rolünün altan alta verilmesi bileşenleri zora sokuyor. Çünkü mağduriyeti mücadele alanına çevirme arzusu travesti ve transseksüelleri artık politikleştirmiştir. Ne kadar politikleştirmiştir, işte bu soru bu kitapta yer almalıydı. Durup durup çocukluk anılarına ve yaşanan kötü deneyimlere bu kadar vurgu yapılmamalıydı. Bu sakın bacılarım tarafından yanlış anlaşılmasın. Her arkadaşımızın acısı bizim acımızdır. Ama acı üzerinden ve nerdeyse pişmanlık derecesinde “dans pistinde” olmasa da kitapta ki itiraflar mücadele direncini umutsuzlaştırmış. Ben açıkçası harekete dair bileşen ortaklığı ve örgütlülük üzerinden bir inceleme bekliyordum. Gönüllü olarak Lambdaistanbul'da çalıştığım dönemlerde sırf açılma arifesinde olan arkadaşları yoldan döndürmemek adına kendi açılma sürecimi bile anlatmıyordum. Bu ne kadar etiktir tartışılır ama bazı yaşanmışlıklar oluyor ki birey kendini o örnek üzerinden tekrar sınama gereği duyuyor ve gizliliğin daha gerçekçi olduğunu düşünüyor.

Elbette kişiler mümkün olduğunca bilgilendirilmeli. Ben bu gibi kitaplaştırılacak çalışmaların samimiyet derecesine çok önem veriyorum. Kalkıp ta ergenliğini doya doya yaşayamamış, kendini tam olarak tanımlamadan evden kaçmış bir insandan, toplumsal cinsiyet analizi beklenmesini abes, gayri ihtiyari partnerine “kocam” diye seslenen bir travestiye, bakın cinsiyetçilikten mağdur ama cinsiyetçiliği “kocam” diyerek tekrar üretiyor gibi bir gönderme yapılmasını ayıp buluyorum. Eğer travesti ve transseksüellerin bir algı sorunu varsa bu kişisel değil sınıfsaldır. Çünkü sınıflaşmamış bir kitledir.

Kolej mezunu bile olsanız, gün gelir eğitiminizi yarıda bırakmanız gerekir. Geçim sıkıntısı, yaşam mücadelesi derken bazı şeylerin vakti çoktan geçer. Bunların başında eğitim gelir. Kaldı ki eğitilmiş nice heteroseksüel erkeğin ne menem cinsiyetçi olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Burada yapılan çalışmaya çomak sokmak gibi bir niyetim yok. Ama bazı yaklaşımlar var ki çok sinsice ve kurnazca. Arkadaşın kurnazca bir yaklaşımı olduğunu düşünmüyorum ama bilinçaltında yatan bazı toplumsal algılar onu bu tür yakınlaşmalara itmiş. En azından ben öyle hissettim.

Travesti ve transseksüel algısında kadınlığın sadece dişilikten ibaret bir cinsel obje algılanması bir parodiden öte bir şey değildir: “Transvestit (drag) gibi parodik pratikler, bir 'asıl'ı olmayan kopyaların kopyaları olan bütün toplumsal cinsiyet kimliklerinin taklit özlü doğasına çeker dikkatleri; özel olarak da, kendisini 'doğal' olarak kurmaya kalkışmış olsa dahi heteroseksüelliğin paniğe girmiş, taklit özlü doğasını gözler önüne serer.” Judit Butler'ın yaklaşımı her ne kadar travesti duruşunu bıçak gibi kesip atsa da göz önüne serdiği gerçeklikten nasibini almıştır. Bu da travesti ve transseksüel örgütlenmesini daha bir meşru kılar: “Söylem, gücün hem bir aracı hem de sonucu olabilir, fakat söylem ayrıca, gücün önünde bir engel, bir ayak bağı, bir direniş noktası ve muhalif bir stratejinin hareket noktası da olabilir.” Diyen Michel Foucault en az Butler kadar ötekinin mutlak ezilen olmadığını aynı zamanda ezen hatta iktidarı üreten bir etken olduğunu biliyordu. Zaten mücadele dediğiniz şey sadece dışa dönük değil içe dönüktür de.

Gacıistanbul bunu yazı yazarak gerçekleştirmeye çalışıyor. O yüzden dergimizi sistemi şikâyet etme mercii olarak görmüyoruz. Kendimizi de eleştiriyoruz. Çünkü özeleştiriden yoksun bir anlayışın “sertleşmeye” mahkûm olduğunu düşünüyoruz.

1 yorum:

  1. Nisan 2007 Gacısitanbul için yazdığım yazı.

    YanıtlaSil