21 Şubat, 2012

Hepimiz Birer Kaplumbağa Yavrusuyuz

Sabah iştahsızlığına aldırmadan caretta belgeseli izliyorum. Dalyan kıyılarına yumurtlayan kaplumbağa telaşına denk geliyorum. Gittikçe ona kendimi kaptırıyorum. Çünkü o sadece bir sürüngen değil, günümüze kendini taşıyan tek canlı tarih. Bilinçaltı dediğimiz o ıssız derinlikten gelen milyon yıllık bir dost. O dost ki bize her yıl uğruyor. Uzun bir yolculuk sonrası, canhıraş halde denizden karaya çıkıyor. Sözsüz tarihini sessizce kuma yazıyor. Belli ki onun için zor bir uğraş. Çünkü bu işlemi yılda ancak bir kez gerçekleştiriyor. Yüze aşkın yavrusunu bizle paylaşıyor. Bunların yalnız birkaçı evine dönebiliyor. Diğerleri doğaya yem oluyor. Aç kuşların saldırısına uğrayıp, acımasızca katlediliyor. Böylece bir döngüye kurban gitmenin onuruyla yaşam devam ediyor. Birçoğumuz buna sırt çeviriyoruz. Doğanın gereği deyip umursamıyoruz. Ama gerçek, bir canavar gibi bekliyor pusuda. Mesaj kirliliğine denk gelen çağrısında.
O çağrılardan birini geçenlerde aldık. Bir arkadaşımızı daha yitirmiştik. Silueti perdeye nakşetmiş sırrın, cinayetine kurban gitmiştik. Üçüncü sayfa haberlerinin vazgeçilmezi olan bizler, manşeti yine kapmıştık. Lakin bayağı haberciliğin önde gidenleri, bu haberi de atlamıştı. Esrarengiz suikastçının kim olduğu ise meçhuldü. Fakat biz katilleri biliyorduk. Ortak hafızamız bizi dört başı mamur bu cehennemde, kimler için heba edildiğimizi söylüyordu. Üç kurşunla nasıl yere serilip can verdiğimizi zikrediyordu. Şimdi o acımız bizi yakıyor. Kor olup kara bir duman kitlesine dönüyor. Bu öyle bir duman ki ucu ortaçağa kadar uzanıyor. Bizi, diri diri yakılanların aurasıyla birleştiriyor.
Vahşet gecesi sonrası yağan yağmur, bu kara dumanın anısınaydı. Sıkıcıydı. Hüzne boğan bir tarafı vardı. O yağmurun gelişi gibi haberin gelişi de aniydi. Halbuki geçenlerde kutlamıştık kendimizi. Yıllardır beklediğimiz gerçek, hepimizeydi. Eve dönme arzusuyla binlerce kaplumbağa yavrusuna dönüştürendi. Fakat arzu, saatini kaçırdığımız bir tramvay adıydı. Bir oyuna gelişimizin andıydı. Birey haklarıyla yabancılaştığımız tekrardı. Belki o yüzden sürekli ölen kardeşlerimizi anıyoruz. Ve bir günlüğüne ismimizi Ahmet koyuyoruz.
Adım Ahmet. 26 yaşındayım. Yıldızım düşük olduğundan soyadım bende kalsın. Üniversitede okuyorum. Eşcinselim. Belki dünya için değil ama kendim için çabalıyorum. Bunun için çok çalışıyorum. Üç kurşunla yere serildim. Failimi ben de bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki o da yapmak istediğim çok şey olduğu. Daha 26 yaşındaydım.
Ahmet’in haberi hepimizi yıktı. Onun haberi kara bir duman gibi içimizi sardı. Hayata tutunma gücümüz bir kez daha alındı. Malum belgeselde söylendiği gibi, caretta caretta’ların iki düşmanı vardı: Biri doğa, diğeri insandı. Biz diğerine kurban gitmiştik. Bir hınç uğruna tükenmiştik. Şimdi gözlerimizden akan yaşlarla tekrar yönümüzü bulmaya heveslendik. Böylece yolumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz. Çünkü o ıssız diyara tekrar geri dönmek istiyoruz. Geride bıraktıklarımızı diri tutana dek, beraber kalmayı düşlüyoruz.

1 yorum:

  1. 27.07.2008'de öldürülen Ahmet Yıldız için Radikal İki'ye yazdığım yazı.

    YanıtlaSil