21 Şubat, 2012

Hangi Feminizm





“Kadın olarak doğulmaz,
zamanla kadın olunur…”

Simone De Beauvoir


Atilla İlhan “Hangi” serisini çıkarırken bu soruyu es geçmiş anlaşılan. Neyse ki ötelediği tek şey bu değildi. Ama bu ne onun ne diğer duayenlerin erkeklik propagandalarını yaymalarına engel olmadı.

Dergimiz var oluş gereği kendini ve çevresindeki tüm olguları eleştirel gözle inceler. Bu bakış açısı feminizmden bize kalan en güzel mirastır. Sayılarımızı takip edenler satır aralarında ve hatta büyük puntolarda feminizme dair birçok argümana rastlar. Bu tesadüfî bir şey değildir. Kaldı ki edindiğimiz ve sizle paylaşmadığımız birçok unsur bu dil üzerinden gerçekleşir. Dili sadece yatakta kullanmayışımız bu esasa dayalıdır. Fakat feminizmi bazı gacı yazarlarımız dile pelesenk olmuşçasına kullanınca havada kalıyor ne yazık ki. Çünkü bu üslubun adıl olarak değil de içselleştirilerek kullanılmasının bize daha yardımcı olacağı kanısındayım. Aslında bu konunun konuşulması beni mutlu etmiyor değil. Ama feminizmin bize bakışıyla bizim feminizme bakışımız arasında fark olduğu inancındayım. Kibar bir nüansa tekabül edemeyecek kadar büyüklükteki bir farka da dikkat etmek gerek çünkü.

Örneğin Pazartesi kitapçığının 4. sayısında yer alan Hande Öğüt'ün “İdeolojik bir erkek tuzağı: Anoreksi” adlı makalesinde geçen birkaç cümle çok düşündürücü: “Anoreksinin son aşamalarında, kendini bedensiz bir görüntüye indirgeyen kadın, ne dişidir artık ne erkek. 'Orta'da bir cins, bir tür transvestit! Acınan, korkulan, esefle kınanan, tiksinilen, zavallılaşan fobik bir nesne…” Makale doğru bir tespit üzerinde yoğunlaşırken, beslendiği argümanlar açısından zayıftır. Zayıftır çünkü davasını “kendi olmak isteyen” ötekileri inciterek var eder. Bu da ortaklaşma diye tepindiğimiz alanın şaibeli olduğu anlamına gelir. Açıkçası ben bunun bir yer kavgası olduğunu düşünüyorum.

Feministler uzun bir süre muhalif camianın arka bahçesi görüldü. Eşcinsel hareket de feministlerin. Gacılar da eşcinsellerin. Sizi bilmem ama bir masal kahramanı gibi yer kapma adına dolandığımız bu dar masa bana artık pek cazip gelmiyor. Açıkçası feministlerin de çok rahat olduğunu düşünmüyorum bu durumdan. Ama özünde hiyerarşi barındırmayan ama kıdemine göre terfi edilen bu alan iktidarın astarı değildir de nedir o zaman.

Bir arkadaşım yazılarımı beğenerek okuduğunu ama beni erkek bir yazar olarak düşündüğünü söyledi. Aynı arkadaş feminizme karşı ön yargılı olduğumu da söylemişti. Aslında ben ne tam bir erkeğim ne de feminizmin karşısındayım sadece kadın var oluşunu en ince detaylarıyla öğrenmek isteyen bir çaylak. O yüzden Simone de Beauvoir'ın cümlesi benim için çok önemli. Çünkü ben kadınlığı doğuştan değil okuyarak ve öğrenerek keşfediyorum. Bunu yaparken de kadınlığa dair her ayrıntıyı dikkate alıyorum. Altını çizmek istediğim husussa feministlerin travesti ve transseksüel var oluşu üzerine biraz daha kafa yormaları.

Yalnız bu çatışma kültürünün ciddi zaafları olduğu inancındayım. Özellikle erkeklik eksenli tartışmalarda bazı feminist arkadaşlar bunu açığımız gibi görüp tartışmaya bir de buradan bakarız havalarına belden aşağıya çalışıyor. Açıkçası çatışalım derken bölüştüğümüz anlarda elektro şok etkisi yapan bu “erkeklik” yüzleşmesinden ben sıkıldım. Bir düşünür, bir bilim ne kadar soyut ve karmaşıksa, meydana getirdiği delilik tehlikesi o kadar büyüktür diyor. Bizim ilmimizin de kendimizi en doğru şekilde aktarmak olduğunu düşünüyorum. Hınç ve öfkemizi yaradılış uzuvlarımıza yoran arkadaşlara buradan duyurulur: Erkeklik görülemeyecek kadar büyük ve cinsiyeti de belli değil. Bazı eski gönüllüler bu tarz tartışma alanlarına oyun alanı benzetmesi yaparak olumsuzlarlar. Hâlbuki en güzel oyunlarımızı biz burada oynuyoruz. Birbirimiz için araç olmak yerine amaç olduğumuz bir dünya dileğiyle daha güzel tartışmalara!

1 yorum:

  1. 2006 Kasım ayı için Gacıistanbul dergisine yazdığım yazı.

    YanıtlaSil