21 Şubat, 2012

Mutluluk

Eşcinsel onur yürüyüşlerinin bugünkü gibi “marjinal” ama açık görünümüyle emniyetin engellemesi zorunlu etkinlikler arasına aldığı ilk yıllarda, bir onur etkinliği sonundaki değerlendirme toplantısı beni çok etkilemişti. Artıları ve eksileriyle tartışılan etkinliğin coşkun bir havayla sürdüğü toplantıda söz alan genç bir lezbiyen, tüm kafaların kendisine çevrilmesine neden olmuştu. Çünkü arkadaş, o zaman da şimdi olduğu gibi kimsenin odaklanmak istemediği bir noktaya parmak basmıştı. “Eşcinsel olduğumuz için onurluyuz, peki ama mutlu muyuz” diye sormuştu.
Mutluluk, göreceli bir kavramdı. Hafife alınmaması gereken, insanı motive eden bir duygu durumuydu. Resmini hâlâ çizemesek de özgür irade, onu somutlaştıracak yegâne ortak fırçamızdı. Kendiyle barışık olmak, çevresiyle ahenk içinde dans etmek günümüz 3G dünyasında zorlaşsa da ideal dediğimiz elimizdeki mum, bize yol göstermeyi bilecekti. Belki o yüzden hepimiz farklı davaların adam ve kadınlarıyız. İşte tam bu noktada, lezbiyen arkadaşın feryadı kulaklara seslenir olmuştu. Çünkü o, özgür olmakla mutlu olmak arasında kalmıştı. Katıldığı ilk onur etkinliği sonrası annesine açılmış ve hüsrana uğramıştı. Donanımsızlığın verdiği “çaylaklığın” bedelini, mutsuzlukla ödemişti.
Hâlbuki sorun ne eşcinsel olması ne de eşcinsel olduğunu söylemesiydi. Nasıl dünya bir günde yaratılmadıysa, kafalardaki zihniyet de kolay değişmeyecekti. Onu sabırsızlığa iten içindeki kıvılcım gibi, annesinin ona duyduğu öfke, kolay dinmeyecekti. Zaten katıldığı bir sonraki etkinlikte yaşadığı ikilemi dillendirmesinin nedeni buydu. Kulağa başarısız bir açılma hikâyesi gibi gelse de bu, birçok insanın yaşamında örnek alması gereken bir denemiydi. Eşcinsel olduğunuzu söylemek gibi yaşamda mücadele gerektiren tüm açılımların ne bedeller ödenerek bir yere geldiğine ışık tutan ufak ama önemli ipucuydu.
Kapitalizmin güçlü olmasındaki neden burada saklıydı. Amaca değil, araca işaret etmekteydi. Sosyalizm emeği kutsallaştırırken, sermaye bireye yatırım yapıyordu. Durumu kotarmak, amacı saptırıyordu. Batılı eşcinsellerin nesneleşme pahasına refahı seçmesi bundandı. Tabii refah derken ikili bir durumdan bahsediyoruz. Çünkü eşcinsellerin isyanı, işçi hareketi gibi fabrika veya tarlalardan değil, kentin ferah alanları olarak bilinen kulüp ve barlardan çıkmıştı. Dozun az geldiği ferahlıkta altın vuruşu, 69 isyanı yapmıştı. Görece özgürlük alanlarının artması geçici bir mutluluk hissi vermişse de AIDS, partinin sona erdiğini müjdelemişti. Ve bugün hâlâ çelişkinin sürdüğünü görüyoruz.
DNA bilgilerinin İngiltere sokaklarındaki trafik lambalarından okunup bilmem hangi ülkenin istihbarat şubesine yollandığı bir kodlama cehenneminde mutluluk, “evlenebilme” özgürlüğüne yol vermişti çünkü. Sarkozy ve Berlusconi gibi dünya basınının gözünde karikatürize iki azılı heteroseksüel erkek başkanı bir yana koyarsak Merkel, bir kadın başkan olarak yurdunda evlenebilmeye kapı aralamıştı. Fakat düzen, verdiği gibi almasını bildi. Örneğin Almanya’da potansiyel HIV(+) taşıyıcısı olduğu gerekçesiyle birçok eşcinsel, kendini sigortalayamıyor hatta bazen araba bile alamıyor. Mutlu olmak her geçen gün zorlaşıyor.
Özgürlük her zaman mutluluk getirmeyebilir ama sizi yüzüstü bırakmaz. Sahte yaşamların susuz bıraktığı çölde sizi terk etmez. Bu da mutlu olmak için önemli bir neden. Kaldı ki mutsuzluğa tutsak yakın tarihimiz, artçı belleklerimizde hâlâ etkilerini sürdürüyor. Onları tekrar tecrübe etmemek elimizde. Peki, açılımlar neden kapatılmak isteniyor? Nihai mutluluğun, toplumsal barıştan geçtiğini bilmek ve bunun ancak bireyin özgür iradesi ve aklın bilgeliğiyle olacağının farkına varmak gerek belki de. Ya da bir ikonun söylediği gibi, yaşayamadıkça özgürce, mutluluklar biter sevsen de!

1 yorum:

  1. 01.11.2009'da Radikal İki'de yayınlanan yazım.

    YanıtlaSil