22 Şubat, 2012

video


    Eskiye mazi :)
video


        7 Haziran'da verilecek büyük partinin bir provası ;)
Eski yazılarımdan arşiv yaptım. Umarım beğenirsiniz :)

21 Şubat, 2012

Baharı Bekleyen Kumrular Gibi





Baharın gelmesi birçok bayrama vesile oluyor. Bunlardan biri de 1 Mayıs. Yeni dünya düzeniyle birlikte muhalefetin de değiştiği günümüzde, 1 Mayısların "format" değişikliğine uğraması kaçınılmazdı. Bu değişikliği gerçekleştirenlerden biri kadın hareketiyken, bir diğeri eşcinsel hareketiydi. Peki, bu beraberlikte eşcinsellerin rolü neydi?
Bugüne kadar bütün ezme-ezilme şekillerini emek-sermaye çelişkisi üzerine kuran muhalif kesim, öteki içinde "öteki" yaratmaktan öteye geçemedi. Böylelikle erkeklik mitiyle vaat edilen devrim ütopyasının altı boşaldı. Bunu fırsat bilen ve en önemli vurgusunu ev içi emeğin görünmezliği ve emek sahibi olamama üzerinden gerçekleştiren kadın ve eşcinsel hareketi, burjuva iş birlikçisi görülmenin yılgınlığıyla bir süre sonra özelleşti. Fakat kadının fendinin ortaya çıktığı alanda, eşcinseller biraz daha bekleyecekti. Herkesin bir gün lezbiyen olacağı varsayımını bir yana bırakırsak, Suzanne Brogger adında Danimarkalı bir kadın gazeteci, ötelenen yüksek topuklu bacılarımıza dair şunları der: "Transvestitler iki cins arasındaki savaşta gerilla hizmeti yapıyorlar! Canlarını dişlerine takıp bu rolü oynamanın ceremesini çekmeyi göze aldıklarına göre, gerçek 'partizan'lardır onlar. Devrimci kromozomları vardır, tedavi edilmeleri de olanaksızdır." Bu alıntının yer aldığı makale 1973'te yayınlandı.
Türkiye'deki eşcinseller, özgürlüğü satın alabildiği sürece özgürleştiği Taksim merkezli ardı sıra açılan gey bar vb. mekânlara inancını yitirdiğindeyse, takvimler 1 Mayıs 2001'i gösteriyordu. Bu "çıkarmanın", yurtdışından gelen gey turistlerin Kuşadası limanına yanaştırılmama densizliğinin üstüne gelişiyse çok manidardı. Öyle ki, bunun etkisi bazılarına pek "yumuşak" geldi! İthal iktidarın yerlisine nazaran daha kurnaz oluşu eşcinselleri barlardan çıkarıp gemilere hapsederken Keynes'in, bireyciliğin kişisel özgürlükleri korumak için en iyi araç olduğu sözü, aynı iktidarın sağ kulağına hep küpe oldu. Bunu fırsat bilen bazı muhalif arkadaşlarımız sözde sermaye odaklı anlayışımızı eleştirmiş, New York sosyetesinin AIDS duyarlılığına sahip çıkan tavrının bir belirtisi olarak taktığı kırmızı kurdeleleri ti'ye almıştı. Aslında bu tavır eşcinsellerin sermaye yandaşlığından ileri gelmiyor, bugüne kadar ezilen bir kitleye kayıtsız kalan muhalif abilerimize sosyeteden kokulu birer öpücük mahiyeti taşıyordu. Elbette barlardan çıkan ve bir o kadar sahipsiz bırakılan sosyetik bir hareketin uyanık bazı girişimcilere malzeme olması kaçınılmazdı: "Türkiye eşcinsellik olgusunu şimdilik görmezden gelirken, özellikle turizm sektörünün bu konuda önünde bulunan fırsatın büyüklüğüne de gözlerini kapatmış durumda. Oysa eşcinsellik dünyanın her yerinde oldukça kârlı bir sektör durumunda. 'Pembe para'nın önemini kavrayan gelişmiş ülkelerde 'gay business', bir iş projesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu çerçevede eşcinseller için ürün satan mağazalara kadar pek çok proje yaşama geçiriliyor." 2005 tarihli bir ekonomi dergisinin sayfalarını süsleyen bu sektör tüm borsa tahvillerini ne kadar etkiledi bilmiyorum ama bu anlayış birçoğumuza renkli hapishaneler sunmaktan ileri gitmedi.
Müziğin insanı burjuvalaştırdığının yanı sıra ayaklandırdığının da farkına varan 80'lerin materyalist kızlarının 2000'lerin devrimci bacılarına dönüşü, beklenmedik bir şey değildi. Hele kurtuluşu 1 Mayıs alanlarında aramaları hiç tesadüf değildi! Çünkü muhalif hareket artık sınıf atlamıştı. Türkiye yeni bir orta sınıf var oluşuna tanık olurken, işçi hareketinden geriye sadece feodal ahlâk anlayışı kaldı. Böylelikle heteroseksizm sorgulaması eksik kalan ama her fırsatta Amerika'ya s..tir çeken, Bush'a puşt yakıştırmasını ince bir mizah yeteneği zanneden zihniyetle zevksiz ilişkilere girmek, eşcinsel örgütlerin kaderi oldu. Hâlbuki ezberinde şoven erkek türküsü olmayan bu cahil güruh, bugüne kadar devrim yapmamış ama devrim olmayı hedeflemişti. Bu da devrime reformist gözlüklerle bakan eşcinsel örgütlerin yalnızlaşmasına neden oldu. Günübirlik eylemlerin tek gecelik beraberliklere döndüğü alanlardan geriye ise haz zincirine takılı sado/mazo haykırışlar kaldı. Efendileşen muhalefetin meni kokan methiyeleriyle köleleşen eşcinseller, artık bu tatsız fetişin bir an önce bitmesini istiyor. Çünkü bireysel kurtuluş olmadan başka bir dünyanın inşa edilemeyeceğini, edilse bile diğerinin türevi olmaktan ileri gitmeyeceğini çok iyi biliyorlar.
Not: Bireysel kurtuluş özel alan politikasıyla mümkündür, adresi ise hem kadın hem eşcinsel hareketidir.

Takasın bir kırmızı kurdele





1 Aralık, Dünya AIDS'le Mücadele günü. Bugünü bu kadar anlamlı kılan şeyse bu hastalık yüzünden sayısız insanın ölmesi. Yalnız bu hastalığı diğer hastalıklardan ayıran asıl şey, bulaşma yollarından bir tanesinin cinsel yolla olması. Hoş frengi, hepatit vs. gibi hastalıklar da bu şekilde bulaşsa da AIDS'in verdiği kurban bilânçosu geçen yüzyılın vebası olarak adını ilk sıraya yazdırmasına yetti de arttı bile. Ortaya çıkışına dair her geçen gün yeni iddialar atılsa da, ki bunların başında laboratuarda oluşturulduğu da var, AIDS'in bir eşcinsel (LGBT) hastalığı olduğu inancı akıllardan hiç çıkmadı! 

69 sonrası Avrupa'daki cinsel devrim yerini 70'lerdeki disko rehavetine bırakırken eşcinsel mücadele ilk günlerindeki heyecanını yitirmişti. O günkü korunma yöntemleri de sadece heteroseksüel çiftleri kapsadığından, üreme kaygısı gütmeyen eşcinsel bireyler korunma yöntemlerini kullanma gereği duymuyordu. Aynı zamanda görece rahatlık kitleleri kendi mekânlarına iterken vahim bir durumun insanlığı sınayan bir hale bürüneceği de bilinmiyordu. O vahim durum ise giderek sebebi bilinmez bir şekilde yükselen bir hastalıktı. Avrupa kıtasındaki ilk vaka 1978 yılında ortaya çıkarken, 80'ler bu hastalığın giderek arttığı ve yayıldığı yıllar olacaktı.
Şimdi işin sansasyonel tarafına geçelim. Neden mi? Çünkü AIDS pilot bölge olarak eşcinsel camiayı seçmişti. Bu bir tesadüf mü yoksa kasıtlı bir şey mi ona pek aklım ermez, ama 70'lerin disko kraliçesi Donna Summer'ın AIDS hakkında "Tanrı'nın eşcinsellere bir cezasıdır" açıklaması hiç geçikmeden gelmişti. Aynı açıklamanın eşcinsellerin bir cezası olarak Donna ablamızın kariyerini kararttığını da belirtelim. Hazır ünlülerden bu kadar bahsetmişken Rock Hudson'nın infial yaratan ölümünün hem gizli bir eşcinsel olarak kendisini hem de hastalığını dünyaya ifşa etmesinde önemli rol oynadığını ama hiçbir ölümün sanki akıbetinin ne olacağını bilircesine söylediği 'Too Much Love Will Kill You /Aşkın Aşırısı Seni Öldürecek' şarkısını dillendiren Freddie Mercury'ninki kadar hazin olamayacağını belirtmeden olmaz sanırım. Ünlü birçok eşcinselin bu hastalıktan ölmesi her ne kadar camia tarafından hastalığın sahiplenilmesini sağladıysa da ileride bu sahiplenme, AIDS'in sadece eşcinsel hastalığı olarak anılmasını kaçınılmaz kılacaktı.

AIDS'in cinsel yolla bulaşması ise 80'lerde yükselen yeni muhafazakârlığın tam aradığı şey olacaktı. Bu anlayış, virüsün beyaz heteroseksüel cemaate sıçrayana kadar Amerika'da Reagan, İngiltere'de Thatcher'ın AIDS hastası binlerce insanın ölmesine göz yuman politikalarının sürmesiyle devam etti. Bunun nedeni ise hiç kuşkusuz hastalığa yönelik sözde ahlâk anlayışı. Ahlâksızlık üzerinden türeyen bu hastalığın yayılımı ve yıkıcılığı halkın gözünde meşruluk kazanırken uzun bir süre gönüller ferah tutuldu, bu meşruluğu sağlayanlarsa gönül rahatlığıyla uyudu. Büyüklerimiz her şerde bir hayır vardır derler ya, tam da bu sırada hastalığa karşı ha tükendi ha tükenecek olan Amerikalı ve Avrupalı eşcinsellerin umutları yine onların örgütlenmeleriyle hem kendilerine hem harekete yeniden hayat verdi. Yurtdışında adım başı prezervatif satılmasının ya da eşcinsellerin malum günde loğusalı kadın misali kırmızı kurdelelerle dolaşmasının nedeni budur.
Yalnız işler ülkemizde aynı şekilde ilerlemedi. Türkiye AIDS vakalarını eşcinsellerle değil Rusya'dan Türkiye'ye gelip seks işçiliği yapmak zorunda kalan kadınlarla tanıdı. Yani tehlike gelmeden bize haber verilmişti. Onun için Türkiye'deki eşcinsel camia Avrupa ve Amerika'daki gibi AIDS gerçekliğini bu kadar sancılı yaşamadı. Bizi asıl tehdit eden şeyse AIDS'den çok, eşcinsellere yönelik şiddet oldu. 90'ların başındaki Türkiye eşcinsel hareketi her ne kadar AIDS mücadelesiyle ivme kazandıysa da asıl ivmesini şimdiki şiddet karşıtlığı politikası üzerinden gerçekleştirdi. Çünkü geçen zaman onu kamusal alana itti ve ister istemez kendine neden niçin gibi soruları sormaya yöneltti. Bu da AIDS'in ikinci plana atılmasına neden oldu. Türkiye'deki eşcinsel hareketin bu yanlılığı AIDS'i önemsemediğinden ileri gelmiyor aksine AIDS'in sadece eşcinsellerin değil tüm insanlığın bir sorunu olduğuna dikkat çekebilmek adına gerçekleşiyordu. Çünkü eşcinsel kimlik gibi yaşamın her alanında varlık gösteren, farkındalık yaratan ve bunla beraber kendini tekrar yenileyen bir duruşun sürekli AIDS'le anılması AIDS gibi bir sağlık sorununun asıl nedenlerinin görmezden gelinmesine ve marjinalleşmesine neden oluyordu. Hâlbuki sorun Hıv+veya Hıv-olmak değil, bunu damga gibi üzerimizde "sadece" bizim taşımamızdı. Ayrıca eşcinsellerin yaşama dair birçok gündemi varken 1 Aralık'ta "sakınılarak" anılmaları mevcut olan önyargıları pekiştirmekten öte bir yere varmıyordu.
Türkiye'deki lezbiyen, gey, travesti ve transseksüeller zorunlu seks işçiliğine; 1 Aralık'larda homofobik program anlayışını ilke edinmiş sevgili medyamızın televizyon kanallarına ve bu kanallara çıkarılan profesörlerin eşcinsellere veryansın edercesine AIDS hakkında konuşmasına hayır diyor. Çünkü AIDS hepimizin sorunu, güvenli cinsel ilişkiye girmekse karşımızdaki kişiye değer verdiğimizin en belirgin yolu. O yüzden sorunu paylaşmak adına bir kırmızı kurdele de sen tak!


Onur Hakkında Her Şey








Batıda düzenlenen "Eşcinsel Onur Etkinlikleri" genelde yaz başında başlar. Kimi ülkeler bunu yılsonuna sarkıtır ve büyük bir festivale dönüştürür. Avustralya'daki Mardi Gras festivali buna bir örnektir. Büyük bir gövde gösterisini anımsatan bu etkinlikler ünlü eşcinsel onur yürüyüşünün yanı sıra, o hafta içinde birçok film ve söyleşinin yapıldığı sayısız eşcinsele kucak açan kültürel bir organizasyona döner. Bizde de 1993'ten beri bu gibi etkinlikler yapılır. Özellikle İstanbul'daki eşcinsel örgütün kuruluşu, 93'te yapılması düşünülen etkinliğin son anda o dönemin valiliği tarafından engellenmesine dayanır.
Benim katıldığım ilk onur haftası etkinliği ise 2001 yılındaydı. Eşcinsel temalı filmlerin ve eşcinsel varoluşa dair söyleşilerin yer aldığı etkinliğin ilginç bir olaya şahit olduğu bir haftaydı. Çünkü söyleşilerin birine konuşmacı olarak katılan eski bir gönüllü, sükût içinde geçen söyleşinin sonuna doğru sıranın kendisine gelmesiyle şu cümleleri sarf etti: "'Açık' bir şekilde yapılmayan bu etkinliğin nesine 'onur' atfediyoruz. Hepimizin açık olabilmesi için Türkan Şoray'ın ölmesi mi gerekiyor!" Konuşmacının bu sözleri söyleşiden bir gün önce gösterilen 'Stonewall' filmine bir atıftı. Bu filme konu olan olay, 1969 yılında polisin New York'taki Stonewall adında bir gey bara düzenlediği olağan baskınlarından birinin, önemli bir eşcinsel ikonu olan Judy Garland'ın ölüm haberinin üstüne gelmesi üzerine, başta bar müdavimlerinin daha sonra çevre halkın galeyana gelerek genel bir ayaklanışa neden olmasıydı. Bu film bir nevi dünyadaki eşcinsel hareketin miladı diye adlandırılan Stonewall ayaklanmasının belgeseliydi. Sanırım aynı arkadaş Türkan Şoray'ın ölümünün Türkiye'deki eşcinsel camiada derin bir infiale neden olacağı kanısındaydı.
Konuşmacının bu hezeyanı yersiz değildi. Yüzyıllar boyu ezilen, hakarete uğrayan ve bunun sonucu hiçleşen bir kitlenin kapalı kapılar ardında onur mücadelesi yürütmesi acı bir ironiydi ya da bir gerçek! Bana da ilk başlarda tuhaf gelen bu durum çok geç değil, tam iki sene sonra tersine döndü ve hem benim yüzümü hem de aktivistliğin yorgun yükünü çekemeyip büyük bir yılgınlıkla hezeyana boğulan o arkadaşın yüzünü kara çıkardı. Çünkü grubun kuruluşunun onuncu yıldönümüne rastgelen 2003 yürüyüşü, İstanbul'da düzenlenen ilk "umuma açık" eşcinsel yürüyüşüne ev sahipliği yaptı. Hem de Türkan Şoray hâlâ hayattayken! Bazı arkadaşlar bu eylemi "öteki" acizliğinin bir haykırışı olarak nitelerken bazılarıysa işi "onur" kelimesinin altında buzağı aramaya götürüp konuyu egosantrikliğe bağladı. Halbuki bu yürüyüşü gerçekleştirenler ne acizdi ne de Sodom'un müritliğini yapan kendini kaybetmiş bir dolu nemfoman. Daha "we are here, we are queer, give me a beer/buradayız, eşcinseliz, hadi bir bira ver" laçkalığına varan ehlileştirilmiş muhalifler olmadan, aldatmacalara kanmamaları için çevrelerini uyarmak ve sadece burada ve gerçek olduklarını söylemek isteyen aralarında Mehmet Tarhan'ın da bulunduğu bir grup insandı.
Ayın karanlık yüzü
Bu gibi etkinlikler eşcinsellerin ne kadar "haysiyetli" insanlar olduklarını ifşa etmekten çok, en az heteroseksüeller kadar onurlu olduklarını vurgulamak için yapılır. Her akşam ucuz esprilerin malzemesi olmak ya da televizyon karşısına geçenlerin gevrek gülüşlerine eşlik etmek için değil! İşte bu yüzden Türkiye'deki iki eşcinsel örgüt ayın karanlık yüzünü gösterdiği için kan ağlıyor. Ne ilginç değil mi! Halbuki birçoğumuzun tuzu kuru şovmen, diğer kalanımız da "gizli" birer şarkıcı olması gerekirdi! Ama bu ülkede her eşcinsel aynı kaderi yaşamıyor ya da yaşamak istemiyor. Ona biçilen yarı ucube yarı Hitchcock uzantılı şizoid kimliği reddediyor. Yani kendi onuruna sahip çıkıyor. O zaman ya yerinden atılıyor ve kalacak yer bulamıyor (Lambdaistanbul şu anki mekânını terk etmek zorunda, ama kimse adı eşcinsel sivil toplum girişimi olan bir gruba yer vermek istemiyor) ya da hapse atılıyor (Mehmet Tarhan 1 yıla yakın askeri cezaevinde). Peki, geriye ne kaldı! Hiçbir şey! Öyle ki Türkiye'deki ilk eşcinsel derneğin açılmasının önüne bile geçildi. En nihayetinde Kaos GL'nin çabaları sonuçsuz kalmadı ve derneğin faaliyetleri halen sürüyor.
Belki tüm bu olanlardan sonra biraz durup beklemek ya da hemen harekete geçmek lazım. Bence biraz kendimizi dinlememiz gerek. Nasıl bir hayat istiyoruz! Yaşadıklarımıza ne kadar tahammül edebiliriz ya da çoktan sinir krizinin eşiğinde miyiz diye! Sanırım o zaman kendimize sahip çıkmayı öğrenir ve harekete geçeriz. Kaldı ki kişinin kendi olma ve kendine sahip çıkma noktasında kullandığı onur veya gurur gibi kelimeler ancak böyle anlam kazanır. Aksi takdirde "babasını öldürememiş yetişkinlerin bloke olmuş ruh halini" andıran yıkıcı bir kimliğe bürünür. 2003 yürüyüşünde Mahatma Gandi misali, toplumda yer etmiş tüm hiyerarşik kavramları reddeden pasif direnişçi Mehmet Tarhan'la, benim gibi kötü bir Bette Davis taklidini "gökkuşağının üzerinde bir yerde" buluşturan yegâne olgu buydu: Özgürce ve dürüstçe yaşamanın onuru!

Sardı korkular, bekle, gelecek gacılar



Ünlü bir erkek şovmenimizin yakınlarda doğum günü oldu. Her zamanki gibi magazin eşrafı beyimizin kapısında nöbetteydi. Yalnız beklenen an bir türlü gelmeyince, bütün ekip sinirlenmeye başladı. En sonunda beklenen adamın abisi çıktı ve şovmenimizin bir arkadaşını beklediğini söyledi. Zıpçıktı muhabirlerden biri kıvamını tutturan bir laçkalıkla “arkadaş hanım mı” diye sordu. Yakını bildiğimiz abisinin verdiği cevap bir o kadar boktandı: “Hayır, dönme”. Muziplik denen ayağa düşmüş ucuzluğu hazmettiğimiz yetmiyormuş gibi şöhretlerin ağzında sakız oluşumuz, çok değil bundan birkaç sene önce tescilli mankenlerimizden Çağla Şikel hakkında başka bir meslektaşının kendisi hakkında “travestiye benziyor” açıklamasıyla bir kez daha ayyuka çıkmıştı. Gördüğünüz gibi tarihi referanslarımız bitmek bilmiyor. Bir de verdiğim birçok örneğin transfobiye denk gelen en inceltilmişleri olduğu düşününce.

80'lerin sonlarına doğru “Arachno-phobia” adlı bir film gösterime girmişti. O zamanlar adıyla dalga geçtiğim filmin bir süre sonra kendi var oluşumu tanımlamada bana yardımcı olacağı kimin aklına gelirdi. Transfobi elbetteki Türkçesi örümcek korkusu olan bir başka korkuyla boy ölçüşemez. Zaten fobi dediğiniz şey de sebebi belirsiz bir ön yargıdan ibarettir. Buradan sakın lubunyalığı örümcekle örtüştürdüğüm düşünülmesin. Teşbihte hata olmaz! Ama hepimiz travesti denince niçin tüylerimizin ürperdiğini ya da yüzümüzde garip bir sırıtışın yer aldığını biliriz. Bunda hiç kuşkusuz izole edilişimizin bir uzantısı olan fuhuşun ve damgalı eşek gibi üzerimizde her daim yapışmasının etkisi büyük. O yüzden kimse, “belli mekânlar” hariç travestileri kabul etmez. Hizmetten yoksun bırakır. Çaresizliğinden faydalanır. Ezer. Geçer vs vs.

Hayat her alanı kuşatmaz. Nefes alma alanları dediğimiz “kapalı” alanlar da açar. Bu alanlar şimdilerde gey mekân olarak adlandırılıyor. 90'lara kadar gey nedir bilmezken, dönmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorduk. Yazımın başında alıntı yaptığım olay da bunun bir tezahürüdür. Yurt dışında eşcinsel kurtuluş hareketi dediğimizde akla ilk travestilerin gelişiyse bir o kadar ilginçtir. Bunun sebebi ve en birincil olanı görünür olmaktır. Ama zamanla görünürlüğün bir yere kadar gittiği, bir alan oluşturulacaksa altının doldurulması gerektiği düşünüldü. Bunun eğitimli orta sınıf gey ahlakıyla oluşmasıysa kaçınılmazdı. Bir süre sonra kamusal açılım olunca, travestilere de gerek kalmadı. Buradan Türkiye'deki tüm eşcinsel örgütleri tenzih ediyorum. Türkiye'deki açılım her ne kadar beklenen devrim kuşağını yaratmasa da sermeyenin gözlerini dikeceği bir alana çoktan kucak açacaktı. Daha bugün izlediğim bir ekonomi kanalında Celal Çapa Türkiye'deki eğlence sektörünü analiz ederken Çin'i örnek gösteriyordu. Türkiye'deki çalışanların günde 8 saatten fazla çalıştığı için sızlanmasından şikâyet ederken, Çin'deki hizmet sektörünün akıl almaz yükselişini ağzının suyu akarak anlatıyordu. Programda iş gücü sömürüsü ve Türkiye'deki gey mekânların bire on hesabıyla nasıl insanları kazıkladığı konuşulmadı tabiî ki.

Mekânların bir tarafı bu kadar kalkınca müşteri seçilmesi an meselesiydi. Geçen sayıda şikâyette bulunan arkadaşa buradan iletirim. O mekânlara sadece travestiler değil fazlasıyla gey tipler de alınmıyor. Çünkü sorun cinsiyetçilikten öte, sınıfsal. Ve travestiliğin orospuluk ve dengesizlikle örtüştüğü algı sorunu. İyi de yaşamını seks işçiliğiyle kazanan birinden niye denge aranır ki? Elbette bu, rezillik derecesinde bir suiistimali hoş görmez ama insan olma duruşunda bir hoş görüyü meşru kılar. Sorunsa emek-sermaye çelişkisine bulanan içselleştirilmiş bir transfobyadır. Ne olduğu belirsiz korkuların etrafımızı sardığı bu dünyada yediğimiz kazığın haddi hesabı yok. Bunlara prim verip vermemekse bizim elimizde. Tabi yerseniz!


Kim Korkar Hain Gacıdan





Uzun zamandır Naim Dilmener'in son kitabını arıyordum. Süperstarımızın 40 yıllık sanat hayatı kitaplaşıyordu. Neyse umduğum vakitte ulaştım. Tam ödemeyi yapacaktım ki raflarda bir başka kitaba rastladım. Kitabın adı “Lubunya”ydı. Tövbe, tövbe, acaba abdestsiz mi çıktım yola diye kendime kızdım. Şükür ki doğru görmüşüm. Cinsiyet kimliğime dair gidip-gelişlerimdeki ikilem, kitabı alıp-almamaktaki kararsızlığımla münzevi ilişkiler kuruyordu oracıkta. Çünkü param yoktu. Birinden biri feda edilmeli ya da ertelenmeliydi. Ajda da ertelenmeye gelmez hani! Politik doğruculuğum tuttu (geriden) ve Selin Berghan'ın kitabını almaya karar verdim.
Aslında bu kitaptan haberdar olmayışıma içerledim. Konunun sözde! öznesi olmama karşın bu ne ilgisizlikti. Hiç kimseden bir duyum almamamsa içler acısıydı. Bu kadar mı uzaklaştım kendimden diye bir buhran tiribine girmeden kitabı okumaya başladım hemen. Bu konulara ilişkin Metis yayınlarından çıkan ilk kitap değildi. Daha önce Eşcinsel Erkekler ve Eşcinsel Kadınlarla bir kez daha karşımıza çıkmışlardı. Bu ilginin 2000'li yılların başlangıcına tekabülüyse çok manidardı.

Elbette eşcinsel hareketin kamusal alana çıkışı bunda büyük rol oynuyor. Eşcinsel Erkekler başarılı bir araştırma ve başucu kitabı olmakla beraber Eşcinsel Kadınlar bir o kadar vasattı. Erkek bakışı bir kez daha kadınlara yapacağını yapmıştı. Bazı katılımcıların son anda röportaj yapmaktan vazgeçmeleri ise cabasıydı. Hatta bir katılımcının kitap çıktıktan sonra pişmanlığını dile getirmesi bir o kadar üzüntü vericiydi. Çünkü bu tür çalışmalar karşılıklı samimiyet ve güven üzerine kuruluyor. Orda yer alan insanlar size yalnız yatak odasını değil, yaşamının her özelini paylaşıyor. Karşılaşılan yapıt bunun tam tersi bir bakış açısıyla yapıldığında ise tüm hayaller suya düşüyor. Bu düş kırıklığı her ne kadar kitabı olumsuzlasa da ileriki çalışmalara referans noktası olması kaçınılmaz.

Berghan'ın çalışmasına bakarsak, bir üniversite bitirme tezinin ötesinde aydınlatıcı bir niteliğe sahip. Çünkü kitap kadın bakışından uzak tutulmamış. Röportajlar sırasında sorulan feminizme ve toplumsal cinsiyet algısına dair sorular bunun bir göstergesi.

Yalnız Berghan'ın alan çalışmasını Ankara'ya sıkıştırması kitaptaki eksikliği hissettiriyor. İncelediği kitaplar arasında Pınar Selek'e gönderme yapması güzel bir jest olsa da yetersiz ne yazık ki. Örneğin 80 darbesi ve 90 ortalarında patlak veren Ülker Sokak olayları, Habitat krizi gibi yaşanmışlıkların canlı tanıklarıyla (Örn: Demet Demir) görüşülmemesi büyük bir eksiklik. Ayrıca sürekli bir psikanaliz yöntemiyle kişisel mağduriyet üzerinden gerçekleşen görüşmeler, yaşanmışlıkları ileriki sayfalarda hissizleştiriyor ve meşrulaştırıyor.

Bugün birden fazla travesti ve transseksüel grubu örgütlenirken hala bir kurban rolünün altan alta verilmesi bileşenleri zora sokuyor. Çünkü mağduriyeti mücadele alanına çevirme arzusu travesti ve transseksüelleri artık politikleştirmiştir. Ne kadar politikleştirmiştir, işte bu soru bu kitapta yer almalıydı. Durup durup çocukluk anılarına ve yaşanan kötü deneyimlere bu kadar vurgu yapılmamalıydı. Bu sakın bacılarım tarafından yanlış anlaşılmasın. Her arkadaşımızın acısı bizim acımızdır. Ama acı üzerinden ve nerdeyse pişmanlık derecesinde “dans pistinde” olmasa da kitapta ki itiraflar mücadele direncini umutsuzlaştırmış. Ben açıkçası harekete dair bileşen ortaklığı ve örgütlülük üzerinden bir inceleme bekliyordum. Gönüllü olarak Lambdaistanbul'da çalıştığım dönemlerde sırf açılma arifesinde olan arkadaşları yoldan döndürmemek adına kendi açılma sürecimi bile anlatmıyordum. Bu ne kadar etiktir tartışılır ama bazı yaşanmışlıklar oluyor ki birey kendini o örnek üzerinden tekrar sınama gereği duyuyor ve gizliliğin daha gerçekçi olduğunu düşünüyor.

Elbette kişiler mümkün olduğunca bilgilendirilmeli. Ben bu gibi kitaplaştırılacak çalışmaların samimiyet derecesine çok önem veriyorum. Kalkıp ta ergenliğini doya doya yaşayamamış, kendini tam olarak tanımlamadan evden kaçmış bir insandan, toplumsal cinsiyet analizi beklenmesini abes, gayri ihtiyari partnerine “kocam” diye seslenen bir travestiye, bakın cinsiyetçilikten mağdur ama cinsiyetçiliği “kocam” diyerek tekrar üretiyor gibi bir gönderme yapılmasını ayıp buluyorum. Eğer travesti ve transseksüellerin bir algı sorunu varsa bu kişisel değil sınıfsaldır. Çünkü sınıflaşmamış bir kitledir.

Kolej mezunu bile olsanız, gün gelir eğitiminizi yarıda bırakmanız gerekir. Geçim sıkıntısı, yaşam mücadelesi derken bazı şeylerin vakti çoktan geçer. Bunların başında eğitim gelir. Kaldı ki eğitilmiş nice heteroseksüel erkeğin ne menem cinsiyetçi olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Burada yapılan çalışmaya çomak sokmak gibi bir niyetim yok. Ama bazı yaklaşımlar var ki çok sinsice ve kurnazca. Arkadaşın kurnazca bir yaklaşımı olduğunu düşünmüyorum ama bilinçaltında yatan bazı toplumsal algılar onu bu tür yakınlaşmalara itmiş. En azından ben öyle hissettim.

Travesti ve transseksüel algısında kadınlığın sadece dişilikten ibaret bir cinsel obje algılanması bir parodiden öte bir şey değildir: “Transvestit (drag) gibi parodik pratikler, bir 'asıl'ı olmayan kopyaların kopyaları olan bütün toplumsal cinsiyet kimliklerinin taklit özlü doğasına çeker dikkatleri; özel olarak da, kendisini 'doğal' olarak kurmaya kalkışmış olsa dahi heteroseksüelliğin paniğe girmiş, taklit özlü doğasını gözler önüne serer.” Judit Butler'ın yaklaşımı her ne kadar travesti duruşunu bıçak gibi kesip atsa da göz önüne serdiği gerçeklikten nasibini almıştır. Bu da travesti ve transseksüel örgütlenmesini daha bir meşru kılar: “Söylem, gücün hem bir aracı hem de sonucu olabilir, fakat söylem ayrıca, gücün önünde bir engel, bir ayak bağı, bir direniş noktası ve muhalif bir stratejinin hareket noktası da olabilir.” Diyen Michel Foucault en az Butler kadar ötekinin mutlak ezilen olmadığını aynı zamanda ezen hatta iktidarı üreten bir etken olduğunu biliyordu. Zaten mücadele dediğiniz şey sadece dışa dönük değil içe dönüktür de.

Gacıistanbul bunu yazı yazarak gerçekleştirmeye çalışıyor. O yüzden dergimizi sistemi şikâyet etme mercii olarak görmüyoruz. Kendimizi de eleştiriyoruz. Çünkü özeleştiriden yoksun bir anlayışın “sertleşmeye” mahkûm olduğunu düşünüyoruz.

Hangi Feminizm





“Kadın olarak doğulmaz,
zamanla kadın olunur…”

Simone De Beauvoir


Atilla İlhan “Hangi” serisini çıkarırken bu soruyu es geçmiş anlaşılan. Neyse ki ötelediği tek şey bu değildi. Ama bu ne onun ne diğer duayenlerin erkeklik propagandalarını yaymalarına engel olmadı.

Dergimiz var oluş gereği kendini ve çevresindeki tüm olguları eleştirel gözle inceler. Bu bakış açısı feminizmden bize kalan en güzel mirastır. Sayılarımızı takip edenler satır aralarında ve hatta büyük puntolarda feminizme dair birçok argümana rastlar. Bu tesadüfî bir şey değildir. Kaldı ki edindiğimiz ve sizle paylaşmadığımız birçok unsur bu dil üzerinden gerçekleşir. Dili sadece yatakta kullanmayışımız bu esasa dayalıdır. Fakat feminizmi bazı gacı yazarlarımız dile pelesenk olmuşçasına kullanınca havada kalıyor ne yazık ki. Çünkü bu üslubun adıl olarak değil de içselleştirilerek kullanılmasının bize daha yardımcı olacağı kanısındayım. Aslında bu konunun konuşulması beni mutlu etmiyor değil. Ama feminizmin bize bakışıyla bizim feminizme bakışımız arasında fark olduğu inancındayım. Kibar bir nüansa tekabül edemeyecek kadar büyüklükteki bir farka da dikkat etmek gerek çünkü.

Örneğin Pazartesi kitapçığının 4. sayısında yer alan Hande Öğüt'ün “İdeolojik bir erkek tuzağı: Anoreksi” adlı makalesinde geçen birkaç cümle çok düşündürücü: “Anoreksinin son aşamalarında, kendini bedensiz bir görüntüye indirgeyen kadın, ne dişidir artık ne erkek. 'Orta'da bir cins, bir tür transvestit! Acınan, korkulan, esefle kınanan, tiksinilen, zavallılaşan fobik bir nesne…” Makale doğru bir tespit üzerinde yoğunlaşırken, beslendiği argümanlar açısından zayıftır. Zayıftır çünkü davasını “kendi olmak isteyen” ötekileri inciterek var eder. Bu da ortaklaşma diye tepindiğimiz alanın şaibeli olduğu anlamına gelir. Açıkçası ben bunun bir yer kavgası olduğunu düşünüyorum.

Feministler uzun bir süre muhalif camianın arka bahçesi görüldü. Eşcinsel hareket de feministlerin. Gacılar da eşcinsellerin. Sizi bilmem ama bir masal kahramanı gibi yer kapma adına dolandığımız bu dar masa bana artık pek cazip gelmiyor. Açıkçası feministlerin de çok rahat olduğunu düşünmüyorum bu durumdan. Ama özünde hiyerarşi barındırmayan ama kıdemine göre terfi edilen bu alan iktidarın astarı değildir de nedir o zaman.

Bir arkadaşım yazılarımı beğenerek okuduğunu ama beni erkek bir yazar olarak düşündüğünü söyledi. Aynı arkadaş feminizme karşı ön yargılı olduğumu da söylemişti. Aslında ben ne tam bir erkeğim ne de feminizmin karşısındayım sadece kadın var oluşunu en ince detaylarıyla öğrenmek isteyen bir çaylak. O yüzden Simone de Beauvoir'ın cümlesi benim için çok önemli. Çünkü ben kadınlığı doğuştan değil okuyarak ve öğrenerek keşfediyorum. Bunu yaparken de kadınlığa dair her ayrıntıyı dikkate alıyorum. Altını çizmek istediğim husussa feministlerin travesti ve transseksüel var oluşu üzerine biraz daha kafa yormaları.

Yalnız bu çatışma kültürünün ciddi zaafları olduğu inancındayım. Özellikle erkeklik eksenli tartışmalarda bazı feminist arkadaşlar bunu açığımız gibi görüp tartışmaya bir de buradan bakarız havalarına belden aşağıya çalışıyor. Açıkçası çatışalım derken bölüştüğümüz anlarda elektro şok etkisi yapan bu “erkeklik” yüzleşmesinden ben sıkıldım. Bir düşünür, bir bilim ne kadar soyut ve karmaşıksa, meydana getirdiği delilik tehlikesi o kadar büyüktür diyor. Bizim ilmimizin de kendimizi en doğru şekilde aktarmak olduğunu düşünüyorum. Hınç ve öfkemizi yaradılış uzuvlarımıza yoran arkadaşlara buradan duyurulur: Erkeklik görülemeyecek kadar büyük ve cinsiyeti de belli değil. Bazı eski gönüllüler bu tarz tartışma alanlarına oyun alanı benzetmesi yaparak olumsuzlarlar. Hâlbuki en güzel oyunlarımızı biz burada oynuyoruz. Birbirimiz için araç olmak yerine amaç olduğumuz bir dünya dileğiyle daha güzel tartışmalara!

Gacı'nın Adı Duygu





Bazı insanlar için adıyla müsemmadır derler. İşte onlardan biriydi Duygu Asena. Kendisiyle ilk, Pınar Selek'in bir davasında karşılaştım. Duruşma saatinin uzaması onunla iki dakika da olsa konuşabilmemi sağlamıştı. Daha sonra onu 2004 eşcinsel onur haftası etkinliklerinde konuşmacı olarak gördüm. Buradan o organizasyonu hazırlayan herkese tekrar teşekkür etmek istiyorum. Ben ve benim gibi bir çok arkadaşa onunla tanışma imkanı sağladıkları için.

Feministler için, gacıların en birincil müttefikidir derler. Yalan da sayılmaz. Fakat zamanla birbirimize teorik bilinç aşıladığımız toplantılarda, aramızda garip bir mesafenin olduğunu farkettim. Hani bazı şeyler iyi bir amaç için yapılır ama havada kalır ya, işte bizim buluşmaların da biraz öyle olduğunu düşünürüm. Belki o yüzden beraberliklerimiz bana biraz zoraki gelir. Hoş, yapılan bir çok atölyeyi hiçe saymamak lazım. Ama Duygu'yla yaptığımız o tek bir söyleşi, adı gibi sıcak ve içten geçmişti. Gönüllü beraberliklerde üslubun büyüklüğüne hep inanmışımdır. Ne de olsa benim gibi küçük orta sınıf bir yaşantıya hapsolmuş oğlanlar için Duygu Asena, Ajda Pekkan'dan sonra ikinci adresti.

Özellikle kentli kadının hayata dair sorunlarını anlatan Duygu, başta yandaşları olmak üzere bir çok kesimden tepki aldı. Ne ilginçtir ki, eleştirilere rağmen "Kadının Adı Yok" kitabı 50 küsur baskı yaptı. Demek ki sorun sınıfsal olduğu kadar kişiselmiş de! Tarlada ırgat gibi çalışıp koyun gibi satılan kırsaldaki kadının varlığı elbette yadsınamazdı ama kent denilen ormanda 9'dan 5'e amazon misali savaşan kadının varlığı da bir o kadar görmezden gelinmemeliydi. O gerçekliğin su yüzüne çıkması bir Duygu Asena başarısıdır. Aynı Duygu'dan sözde ekonomik özgürlüğünü kazanmış bir çok kadının ki, buna annem de dahil, neden kocasından hala dayak yediğini duymak beni hem hüzünlendirdi hem sevindirdi. Çünkü yaşanan çelişkide yalnız olmadığını bilmek, kurtuluşa varmanın ilk adımıydı.

"Paramparça" adlı son kitabı kapalı iki erkek eşcinselin aşk hikayesini konu alıyordu. Bu sayede ona olan yakınlığım bir kez daha arttı. Halbuki böyle bir kitaba başlama niyeti olmadığını söylemişti bize. Israrcı bir geyin kendi hayat hikayesini Duygu'ya anlatma arzusu, onu bu kitabı yazmaya yöneltmiş. Çünkü Duygu yıllardır kadın kimliğine dair söz üretirken, aslında kendisinin bile farkına varmadığı bir kitlenin sözcüsü haline gelmişti. Duyguya duyulan nasıl bir güvendir ki, insan kendi saklı yaşamını ortaya çıkarmak için ısrarla onu arar. Sanırım bu, akıllarda Duygu Asena arayışını ve camiamızda bir fenomen oluşunu açıklıyor. O şimdi bizim en masum suç ortağımız.

Elbette kafasında lubunya varoluşuna dair bir çok soru işareti vardı. Hatta 80'lerin başında kendisiyle beraber bir çok feministe "yakıştırılan" çirkin lezbiyen tamlamasından çok rahatsız olduğunu ama sonraki yıllarda eşcinsel zannedilmenin onu sandığı kadar rahatsız etmediğini bizle paylaşmıştı. Her "cool" kadın gibi ne çelişkiden geri kaldı ne çoğaldı övgüden, ne azaldı yergiden. Sanırım 90'lardaki eşcinsel hareket feministlerin üzerinden bir yükü almış oldu. Kitle kendi hakkına biraz olsun sahip çıkınca, sözde küfür muhatabını buldu. Birilerinin "aklanması" küfrün gerçekliğini ortadan kaldırmamışsa da mücadele zinciri daha bir güçlendi. Şimdilerde bu iş birliğinin meyvelerini yiyoruz.

Her şey bir yana, Duygu Asena, kadının sadece kamusal alandaki yokluğuna işaret etmekle kalmadı, yok sayılan cinselliğinin tam ortasına spot tuttu. Bugün bile sözü edilen konuların binde biri için yazmak muzır neşriyata takılıyorken (Kaos GL'nin "pornografi" başlıklı son sayısı toplatıldı), 20 sene önce kadın cinselliğinden bahsetmek bir devrimdi. Belki onu bize bu kadar sevdiren bu korkusuz tavrıydı. Kısaca bize kendini en sade ve güzel şekilde anlattı. Bütün gacıların başı sağ olsun.

Ödenmeyen Adisyon





Birçok insana göre üzerinden çok uzun zaman geçmiş bir hadise ya da gereksiz bir ayrıntı. Belki bizim bildiğimiz ama birçok insanın bilmediği bir dolu gerçek. Peki, bizim bilip de birçok insanın bilmediği ne olabilir!12 Eylül döneminde Bülent Ersoy'a ve kendi gibi insanlara getirilen sahneye çıkma, sokağa çıkma kısaca yaşama yasağı bu ülkedeki insanların bilmediği, bilmek istemediği ya da yüzleşemediği gerçeklerden biri.

Show TV'de yayınlanan Can'lı Hayat programına tüm hayatını anlatan Bülent Ersoy'un açıklamaları, gündeme bomba gibi düştü. Sahneye çıkamadığı dönemde "şu anda bir partinin genel başkanı olan kişinin" kendisine bu yasağı kaldırmak için o dönemin parasıyla trilyona tekabül eden bir fiyat teklif etme iddiası, bombanın pimini çeken açıklama oldu. Bu olaya o dönemin valisinin ve meşhur mafya babasının karışmış olması ise gazetelerde ikinci Susurluk skandalı olarak yorumlanmasına yol açtı. Birçoklarına göre kuru gürültü ve magazinsel bir olaymış gibi gelen bu olay, bizim için geçmişin karanlık bir yüzüydü.12 Eylül'ün sadece solculara kesilen bir fatura olmadığı aksine solculuğun yanından dahi geçmeyen birçok insanı da hedef aldığını yine birçok insana hatırlatan bir olaydı. Zaten Bülent Ersoy'a da sahne yasağı devrimci olduğu için değil, transseksüel olduğu için gelmişti. Aslında buradan transseksüel kimliğin zaten devrimci bir varoluş olduğu ikilemini yaratarak yasakçı gerek-çenin meşruluğuna varabiliriz ama bu o dönemdeki birçok travesti ve transseksüelin neden katledildiği sorusunun önüne geçmez.

Bülent Ersoy'un sahne yasağı 1988'de kalktı ve devlet onla beraber tüm gacılara kadın kimliği verdi. O yıllarda yaşanılan olayların sorumlusunun ülkeyi ele geçiren bir dolu asker olduğunun düşünülmesi ise çok cahilceydi, özellikle bizim gibi kadınlara yapılanlara bakınca. Bunun halk eliyle gerçekleştirilmiş genel bir operasyon olduğunu düşünüyorum. Neden derseniz, tüm bu olanlara sadece Bülent Ersoy'un maruz kaldığını zanneden Türk halkı, Habitat sırasında gerçekleşen Ülker Sokak kıyımına da ses çıkarmamıştı.12 Eylül darbesi herkesi vurdu ama bize yapılanlar hep göz ardı edildi. Halk bu yapılanlara karşı hep sessiz kalmak istedi çünkü sessiz kalmak onayl-manın en masum yanıydı. Bu olayın, bir şarkıcının 25 senelik bitmemiş bir pazarlığı olduğunu düşünen halkımıza, bizim için 25 senedir ödenmeyi bekleyen bir adisyon olarak baktığımızı kıvançla belirtiriz. Açıkçası Bülent Ersoy'un bu yaştan sonra Gacı'ya ya da herhangi bir Eşcinsel organizasyona katılacağını düşünmüyorum ama bu ülkede yaşamın her alanından soyutlanan insanlara uygulanan vahşeti seneler sonra gözler önüne sermesi, her ne kişisel menfaat üzerine olursa olsun, önemlidir.

Babam ve babam gibilere gelince, onlara göre bu açıklama gündemi işgal etmek için iktidardaki hükümete alet olmuş bir dönmenin hezeyanıydı. Çünkü tam o sırada memur zamları görüşülüyor ve sendika başkanlarının kıyasıya yaptığı pazarlıklar sonuçsuz kalıyordu. Elbette ki devlet himayesinde çalışanların çektiği ekonomik zorluklar önemliydi, peki ya bizlerinki? Bizim gibi kadınlar değil memur, işçi, bu ülkenin vatandaşı dahi değil. Darbe sırasında çıkarılan bir yasa "kadın kıyafetindeki erkeklerin gayri ahlaki davranış göstermesini " bir gerekçe göstererek tüm travesti ve transseksüelleri toplatmıştır. Bize şu an iş vermeyen zihniyet, o zamanki yasakçı zihniyetten farksız değil. 1980 darbesinde çıkarılan yasakların en önemli yanı, bu topraklarda yüzyıllardan beri görmezden gelinen, görünür olduğunda da bedelini ödeyen biz travesti ve transseksüellere yapılan zulmü en net şekilde ortaya koymasıdır. Magazinsel bir olay vasıtasıyla da olsa gündeme gelen "sahneye çıkma yasağı" adı altında gerçekleşen gacı avı, gecikmiş bir politik yüzleşmedir. Bülent Ersoy bu olayı hangi menfaatine denk düşürdü de güncelleştirdi bilmiyorum ama şu dedikleri aklımdan çıkmıyor: "Ben yalan bir şey söylemiyorum, yaşadıklarımı anlatıyorum."

Zorba zihniyet örgütlü örgütsüz demeden, toplum gözünde sevilen bir kişi olup olmamamıza bakmadan hepimizi ezip geçiyor. Seçim senin bacım, bu topluma ister kendini sevdir ister sevdirme ama kendin için mücadele etmediğin sürece, kraliçe bile olsan giyotine gönderiliyorsun. Unutma, Marie Antuanette de kraliçeydi!

Maydanozlar Naşlayınca



gacıvari-laçovari / Maydanozlar naşlayınca...




Küçüklüğümde 50'li veya 40'lı yıllardan kalma bir film izlemiştim. Büyük ihtimalle Hollywood yapımıydı. Sanırım GILDA'ydı ya da ona benzer bir diva filmi. Başroldeki kadının saçlarını savurması o kadar etkilemişti ki beni, bende de bundan olmalı demiştim. Hep uzun hafif dalgalı saçlarım olsun istemişimdir. O zamandan beri o ukdedir bende. En sonunda geçen sene bugünlerde saç uzatmaya karar verdim.Genelde benim gibi böcek lubunyalar, üniversite yıllarında uzatmaya başlarlar. Her neyse, ben biraz sabırsız bir kızım. İnanılmaz değil mi, hala kızım; geriden! Neyse saçım iyi kötü uzadı. İnanmazdım, hakikatten de saçlar uzayınca lubunyalığım daha bir alıkılıyor. Ama ben her zaman tıraş olmuyordum yani yüzüme. Onun için beni entel falan zannediyorlardı. Hoş, memleketimde ha ibne ha entel, hepsi aynıdır ya, hadi neyse.

Yalnız bu saç işinin bakımı çok zormuş. İlk zamanlarda bu kadar olmuyordu ama uzadıkça dökülmeye başladı. Bu arada gacıdan çok, Ingiliz bir yazara benzemeye başladım. Aslında o da lubunyaymış. Ama ibneliği alıklıdığından ebedi kukuriğe doğru yol almış. Bir de bu bakım başıma çok iş aştı. Saça ayrı şampuan, kıça ayrı şampuan, aaaa dedim.

Olay sadece bakımla ilgili değil. Ben böcek olduğumdan pek gacı arkadaşım yok. Hoş belde nakka olunca, arkadaşın ne gacısı kalıyor ne bacısı! O da ayrı bir mesele. Benim de takıldığım birkaç gey vari arkadaşım var samimi, diğerleriyle madileştiğimden görüşmüyorum. Onlar da tutturdu, saçını kestir. Birkaç cıvır arkadaş var, onlar beni beğeniyor. Hoş onlar beni her halimle beğeniyor. Acaba aklıyorlar mı ne? Bu saatten sonra ablacılık da ne yakışır bana.

Bu arada bir tariz olayım oldu. Hala da sürüyor, Allah bozmasın! O da ayrı bir hikaye. Benim tariz de laço vari tiplerden hoşlanıyor. Yani alıktırmayacak tiplerden. Anlayacağın ben böcek, o benden böcek. Başladı saçını kestir diye. Başlarım hepinize dedim. Bir yıl boyunca uzasın diye bekle, sonra kestir. Aslında çok basit bir şey ama benim için nasıl büyük bir anlamı var, bir bilseler. Herkes karşısındakini kendisinin istediği şekilde görmek istiyor. Kimse karşısındakine bir şey sormuyor. Bencil ablam, bencil insanlar!

Yakın bir zamanda hafif bir buhran atlattım. Aslında sancısı uzun zamandan beri vardı. Her şey de üst üste gelince, belde de hoy. Git kuaföre. Kes dedim kökünden! Kuaför, saçını kesmeyim, kısaltayım dediyse de günler boyu süren buhran beni o koltuğa oturtmuştu artık. Aylarca uzasın diye beklediğim, savurmak istediğim maydanozlar naşlayacaktı. Asabım bozulunca elim boyuna saçıma gidiyordu. Artık arkadaşlar yine mi bir şeye sinirlendin diye söyleniyordu. Neyse, saçım kesildi. Hiç uzatmamıştım sanki. Aklıma hemen bir lubunya filmi geldi. O filmde lubunyanın teki, sevgilisi için saçlarını kestiriyordu çünkü manita madi işlere bulaşmıştı. Kendimi bir an o lubunya gibi hissettim.

Bir şekilde saçlar gitti ve ben laço vari bir görüntüye kavuştum. Gullüm alıkma benle. Hakikaten benim laço vari bir görüntüm olur, ara sıra. Halbuki ben bir kadınım. Hem de aşık bir kadın.

Asıl olaylar bundan sonra ilginçleşiyor. Ben ailemle kaldığımdan, ilk eve gittim. Annem çok beğendi. Bu arada bizimkiler beni bilir, lubunya olaraktan. Sonra yolda bir lubunya arkadaşla karşılaştım. O da çok beğendi ve hep böyle kal dedi.Ne demek lan bu! Sonra tarizle buluştum. Beni tanımadı. Sonra ben ona yaklaştım.Çok şaşırdı. Çok beğendiğini söyledi. Tabi adama benzeyince herkes beğeniyor nedense. Kadına benzeyince herkes ağız burun yapıyor. Cinsiyetçilik abla! Tarize dedim ki, “ne yani uzun olunca beğenmiyor muydun?”. Sonra lafı çevirdi ama yemezler. Herif oğlan düşkünü, pek gacı varilerden haz etmiyor. Kıçımın kenarı.

Daha sonra kimi gördüysem bir ilgi bir alaka, birkaç arkadaş dışında. Oha dedim yani! Bir saç kestirdim, herkes farklı davranıyor. Ayrımcılığın farkındaydım ama beğeni üzerindeki ayrımcılığın bu kadar farkında değildim.

Gey camiasında uzun saç pek tutmaz. Hep laçovari tiplerden hoşlanılır. Bir çoğu cinsiyet rollerini mollerini aştık dese de vardır gönüllerinde bir sikici horoz. Onun içinde çevrelerinde beğenecekleri tipler olsun isterler. Başlarım alayına! Yani abla, nasıl sonbahar yaprakları son demlerini yaşar ve bir huşuyla yere dökülür, maydanozlar da o misal naşladı benden. Aslında ben bunu bir romana dönüştüreyim. Adı da maydanozlar naşlayınca olsun. Amaaan, amma da saplantı oldu bende, kökü bende ne de olsa. Bu arada ucuz peruk nerde bulurum?

sürmelican

Daha Ne kadar Para Ederim?



Yılbaşından önce elektrikli süpürge pazarlama işine giriştim. Bu iş için başvuruda bulundum. Benim için gerekli bir atılım olacağı inancındaydım. Elbette işin, kendini pazarlamaktan geçtiğinin farkındaydım. Bu da benim eksik kaldığım bir yöndü. Zaten ilk oturumda fire vermemin nedeni buydu. Benle beraber beş kişinin bir eğitmen tarafından eğitileceğimiz bir odaya yerleştirildiğimizde bunu anlamalıydım. İlerleyen zamanda eğitmenin bizlere, avına kitlenen avcı misali gözünü dikmesi belli ki iyi olduğu bir yöntemdi. Ama bu bana işlemedi. Hatta rahatsız etti. Zaten konu anlatımı boyunca verdiği örnekler beni çileden çıkarmayı bilmişti. O örneklerden biri, hedef kitlemize dairdi. Bir bar kitlesi bunu açıklayan yegâne örnekti: “Gecelik” bir eş bulmak için seçilen kulüpler arasında bir seçim yapmak istersek, kişi sayısı çok olanla işe başlamak gerekliydi. İkinci aşama ise karşıt cinsimize yönelmekti. Çünkü erkeklerle işimiz olamazdı. Hınzır bir gülüşle doğrulamamızı bekleyen gözler, uyanık bir katılımcının taarruzuyla şenlendi. Ona göre hemcinsler de etki alanına girebilirdi. Bunun için gey barlar biçilmez kaftandı. Hangi eşcinsel erkek elektrikli süpürge almak istemezdi ki? Hepimizin birer umutsuz ev kadını olması bundan ötürü değil miydi? Seksist moderetörümüze pes dedirten karşılık, kahkahalarla son bulurken, geylerin potansiyel müşteri portföyüne girişi, yeni bir gerçeği gözler önüne sermişti. Barlar ortak, geyler pazardı!
Ben işe girmedim. Daha doğrusu eğitimi yarıda bıraktım. Doğru mu yaptım bilmiyorum ama eğitmenimizin son anda bana sorduğu soru anlamlıydı. Ben bu işi ne kadar istiyordum! Elbette istemiyordum ama denemek serbestti. Aynı o açıkgöz pazarlamacı taktiğiyle, geyleri kafalamaya çalışan eleman gibi.

Türkiyeli eşcinsellerin metalaşma süreci yeni fark edilen bir durum değildi. Özellikle 80’lerin ortalarından beri İstanbul yeraltı kültürünün beslediği gey mekânlar giderek su yüzüne çıkmıştı. Aslında sadece kabuk değiştirmişti. Eşcinsellere yönelik ayrımcılık gene sürmekteydi. Örgütlenme çabalarında meşru alanların barlar oluşuysa göz ardı edilmemeliydi. Lambaistanbul’un ilk toplantıları böyle bir alanda başlamıştı. 90’larda klasik hale gelen yardım partileri ki kaçırdığım için saçımı yolarım hâlâ, İstanbul gece âlemlerinin vazgeçilmezleri arasına çoktan girmişti. Hatta Lambda deyince akla parti gelmesi, 2000’lerde akıllardan zor silinen bir meseleydi. O dönemin çabaları olmasa, mekân diye tuttuğumuz bugünkü yerleri açamayacağımız bir hakikatti. Belki konuya buradan başlamak gerekliydi.

Niçin bir mekâna gerek duyulmuştu? Sadece işlerin karargâh misali tek elden yürütülmesi için mi? Sanmıyorum. Aksine, bar ve kulüp alanları dışında alternatif yaratma gayesi içindi. Eşcinsel bireylere parasız, güvenli, sağlıklı iletişim kurabilecekleri, eşcinsellerin her açıdan faydalanabilecekleri ve kendiyle barışma noktasında kendilerini evde hissetmelerini sağlayabileceğimiz bir alan yaratmaktı. Bunda ne kadar başarılı olundu tartışılır ama denemesi paha biçilmezdi. Hem deherhangi bir kredi kartına gerek kalmadan! Tam bu noktada, Beyoğlu merkezli eşcinsel mekânların artışı gözlenebilen bir gerçekti. Adeta savaş açılmıştı. Hâlbuki amaç, beraber olmaktı. “Müşteri” kapmak değildi!

Lambdaistanbul’da mekân görevlisi olarak çalıştığım dönemde mekân gereksinime dair ayrımı çok net gördüm. Hatta eski sevgilimle aynı gün “eşcinsel olmayan” iki ayrı mekândan atılınca, gey harekete neden ihtiyacım olduğunu daha iyi anladım. Bir gey bardan çok, mücadele ihtiyacıyla yanıp tutuşmamın ardında, elbet gey aktivist olmam vardı. Özgürlüğü gey barda aramamamın nedeni metalaşmaya duyulan öfkeydi. Beni kurtaracak olan, alternatif paralı bir mekân olamazdı. Lakin atıldığım mekânlardan birinde görevli olarak çalışan, bana net bir mesaj vermişti. Benim gibiler, ait olduğu yere gitmeliydi. Ve benim ait olduğum yerse ne orası ne de bir gey bardı. Pazarlaşmaya bu kadar düşmanca tavır alırken, yardım partileri yapmamız bir çelişkiydi. Yalnız 2000’lerdeki Lambda partileri, 90’lara göre fazla sönüktü ve bir süre sonra başka kaynak aktarımı düşünüldü. Şimdi işler nasıl yürüyor bilmiyorum ama en azından birkaç mekân sahibine yaltaklanmaktan kurtulduğumuza seviniyorum. Öldürülen ya da ölen Ceylan Çaplı ve gibilerinin, kimilerimiz için duayen sayılmasında bu gerçek yatmaktaydı. Hareketin üç kuruş için pazarlığa girişmesi bu “önderler” sayesindeydi. Aynı zihniyetle yola çıkanların yeri geldiğinde travestileri, işine gelmedi mi geyleri hatta hiç kimseyi (LGBTT olarak) almamasında, bu aç gözlülük, bu şark kurnazlığı vardı.

O yüzden uzun zamandır bara gitmiyorum. Tabii beni barlardan uzaklaştıran sadece kaz misali yolunup, kapı görevlileri tarafından “insan” muamelesi görmemem değildi. Bilgi Üniversiteli bir gencin, herkesin gözü önünde boğazı kesilerek öldürülmesiydi. Arkadaşlarıyla beraber sözüm ona askere gitmeden önceki gün eğlenmek adına seçtikleri bir gey barda, nedeni hâlâ muallâkta olan bir nedenle hunharca öldürülmesiydi. Çocuğun gey olup, olmaması önemli değildi. Bir gencin o şekilde öldürülüp, hiçbir şey olmamış gibi müziğe devam edilmesi, dehşet vericiydi. Bu, “başımıza her ne gelirse gelsin, hayat devam ediyor” klişesine sığdırılamayacak kadar trajikti. Bu bir cinayetti. Ama buna tek bir disco komutu verilmişti: Eveybody dance now!

İşte o gün benim için bir milattı. Bar eğlencelerinin sonlandığı andı. Alternatif bir mekân oluşturalım derken, o alanları putlaştırdığımız zamandı. O süreçten bugüne, dünya ne kadar kapalı hale geldiyse, mekânlar da o kadar içine kapandı. Gey barlar da bundan nasibini aldı. Daha ayrımcı, daha paracı, daha şekilci ve daha seçici oldu. Böylece eskiden bazı gey barlara travesti alınırken, travestiler artık giremez oldu. Lezbiyenler daha korunmacı geçinerek, erkek sinek bile mekâna sokmamaya karar verdi. Travesti barlara da sadece potansiyel “müşteri” olanlar alındı. Ayrışmanın böylesi, kimileri için güvenliydi. Herkes yerini bilmeliydi. Yerini bilmeyen alınmadı, içeriye sokulmadı. Bu cehennemi yaratan bizler için bu cennet mekânlar, aslında bir tampon süreçti. Heteroseksizm ortadan kalkana kadarki süreçte, bekleme yerleriydi. Hâlbuki işler beklediğimiz gibi yürümedi. Mekânlar olduğundan daha bir sahiplenildi. Herkes kendi yerini bildi. Şimdi bir mekâna giderken, nasıl ve ne şekilde girmem gerektiğini düşünüyorum. Cebimdeki meteliklerle bakarak ne kadar para ettiğimi görüyorum.

Mutluluk

Eşcinsel onur yürüyüşlerinin bugünkü gibi “marjinal” ama açık görünümüyle emniyetin engellemesi zorunlu etkinlikler arasına aldığı ilk yıllarda, bir onur etkinliği sonundaki değerlendirme toplantısı beni çok etkilemişti. Artıları ve eksileriyle tartışılan etkinliğin coşkun bir havayla sürdüğü toplantıda söz alan genç bir lezbiyen, tüm kafaların kendisine çevrilmesine neden olmuştu. Çünkü arkadaş, o zaman da şimdi olduğu gibi kimsenin odaklanmak istemediği bir noktaya parmak basmıştı. “Eşcinsel olduğumuz için onurluyuz, peki ama mutlu muyuz” diye sormuştu.
Mutluluk, göreceli bir kavramdı. Hafife alınmaması gereken, insanı motive eden bir duygu durumuydu. Resmini hâlâ çizemesek de özgür irade, onu somutlaştıracak yegâne ortak fırçamızdı. Kendiyle barışık olmak, çevresiyle ahenk içinde dans etmek günümüz 3G dünyasında zorlaşsa da ideal dediğimiz elimizdeki mum, bize yol göstermeyi bilecekti. Belki o yüzden hepimiz farklı davaların adam ve kadınlarıyız. İşte tam bu noktada, lezbiyen arkadaşın feryadı kulaklara seslenir olmuştu. Çünkü o, özgür olmakla mutlu olmak arasında kalmıştı. Katıldığı ilk onur etkinliği sonrası annesine açılmış ve hüsrana uğramıştı. Donanımsızlığın verdiği “çaylaklığın” bedelini, mutsuzlukla ödemişti.
Hâlbuki sorun ne eşcinsel olması ne de eşcinsel olduğunu söylemesiydi. Nasıl dünya bir günde yaratılmadıysa, kafalardaki zihniyet de kolay değişmeyecekti. Onu sabırsızlığa iten içindeki kıvılcım gibi, annesinin ona duyduğu öfke, kolay dinmeyecekti. Zaten katıldığı bir sonraki etkinlikte yaşadığı ikilemi dillendirmesinin nedeni buydu. Kulağa başarısız bir açılma hikâyesi gibi gelse de bu, birçok insanın yaşamında örnek alması gereken bir denemiydi. Eşcinsel olduğunuzu söylemek gibi yaşamda mücadele gerektiren tüm açılımların ne bedeller ödenerek bir yere geldiğine ışık tutan ufak ama önemli ipucuydu.
Kapitalizmin güçlü olmasındaki neden burada saklıydı. Amaca değil, araca işaret etmekteydi. Sosyalizm emeği kutsallaştırırken, sermaye bireye yatırım yapıyordu. Durumu kotarmak, amacı saptırıyordu. Batılı eşcinsellerin nesneleşme pahasına refahı seçmesi bundandı. Tabii refah derken ikili bir durumdan bahsediyoruz. Çünkü eşcinsellerin isyanı, işçi hareketi gibi fabrika veya tarlalardan değil, kentin ferah alanları olarak bilinen kulüp ve barlardan çıkmıştı. Dozun az geldiği ferahlıkta altın vuruşu, 69 isyanı yapmıştı. Görece özgürlük alanlarının artması geçici bir mutluluk hissi vermişse de AIDS, partinin sona erdiğini müjdelemişti. Ve bugün hâlâ çelişkinin sürdüğünü görüyoruz.
DNA bilgilerinin İngiltere sokaklarındaki trafik lambalarından okunup bilmem hangi ülkenin istihbarat şubesine yollandığı bir kodlama cehenneminde mutluluk, “evlenebilme” özgürlüğüne yol vermişti çünkü. Sarkozy ve Berlusconi gibi dünya basınının gözünde karikatürize iki azılı heteroseksüel erkek başkanı bir yana koyarsak Merkel, bir kadın başkan olarak yurdunda evlenebilmeye kapı aralamıştı. Fakat düzen, verdiği gibi almasını bildi. Örneğin Almanya’da potansiyel HIV(+) taşıyıcısı olduğu gerekçesiyle birçok eşcinsel, kendini sigortalayamıyor hatta bazen araba bile alamıyor. Mutlu olmak her geçen gün zorlaşıyor.
Özgürlük her zaman mutluluk getirmeyebilir ama sizi yüzüstü bırakmaz. Sahte yaşamların susuz bıraktığı çölde sizi terk etmez. Bu da mutlu olmak için önemli bir neden. Kaldı ki mutsuzluğa tutsak yakın tarihimiz, artçı belleklerimizde hâlâ etkilerini sürdürüyor. Onları tekrar tecrübe etmemek elimizde. Peki, açılımlar neden kapatılmak isteniyor? Nihai mutluluğun, toplumsal barıştan geçtiğini bilmek ve bunun ancak bireyin özgür iradesi ve aklın bilgeliğiyle olacağının farkına varmak gerek belki de. Ya da bir ikonun söylediği gibi, yaşayamadıkça özgürce, mutluluklar biter sevsen de!

Hepimiz Birer Kaplumbağa Yavrusuyuz

Sabah iştahsızlığına aldırmadan caretta belgeseli izliyorum. Dalyan kıyılarına yumurtlayan kaplumbağa telaşına denk geliyorum. Gittikçe ona kendimi kaptırıyorum. Çünkü o sadece bir sürüngen değil, günümüze kendini taşıyan tek canlı tarih. Bilinçaltı dediğimiz o ıssız derinlikten gelen milyon yıllık bir dost. O dost ki bize her yıl uğruyor. Uzun bir yolculuk sonrası, canhıraş halde denizden karaya çıkıyor. Sözsüz tarihini sessizce kuma yazıyor. Belli ki onun için zor bir uğraş. Çünkü bu işlemi yılda ancak bir kez gerçekleştiriyor. Yüze aşkın yavrusunu bizle paylaşıyor. Bunların yalnız birkaçı evine dönebiliyor. Diğerleri doğaya yem oluyor. Aç kuşların saldırısına uğrayıp, acımasızca katlediliyor. Böylece bir döngüye kurban gitmenin onuruyla yaşam devam ediyor. Birçoğumuz buna sırt çeviriyoruz. Doğanın gereği deyip umursamıyoruz. Ama gerçek, bir canavar gibi bekliyor pusuda. Mesaj kirliliğine denk gelen çağrısında.
O çağrılardan birini geçenlerde aldık. Bir arkadaşımızı daha yitirmiştik. Silueti perdeye nakşetmiş sırrın, cinayetine kurban gitmiştik. Üçüncü sayfa haberlerinin vazgeçilmezi olan bizler, manşeti yine kapmıştık. Lakin bayağı haberciliğin önde gidenleri, bu haberi de atlamıştı. Esrarengiz suikastçının kim olduğu ise meçhuldü. Fakat biz katilleri biliyorduk. Ortak hafızamız bizi dört başı mamur bu cehennemde, kimler için heba edildiğimizi söylüyordu. Üç kurşunla nasıl yere serilip can verdiğimizi zikrediyordu. Şimdi o acımız bizi yakıyor. Kor olup kara bir duman kitlesine dönüyor. Bu öyle bir duman ki ucu ortaçağa kadar uzanıyor. Bizi, diri diri yakılanların aurasıyla birleştiriyor.
Vahşet gecesi sonrası yağan yağmur, bu kara dumanın anısınaydı. Sıkıcıydı. Hüzne boğan bir tarafı vardı. O yağmurun gelişi gibi haberin gelişi de aniydi. Halbuki geçenlerde kutlamıştık kendimizi. Yıllardır beklediğimiz gerçek, hepimizeydi. Eve dönme arzusuyla binlerce kaplumbağa yavrusuna dönüştürendi. Fakat arzu, saatini kaçırdığımız bir tramvay adıydı. Bir oyuna gelişimizin andıydı. Birey haklarıyla yabancılaştığımız tekrardı. Belki o yüzden sürekli ölen kardeşlerimizi anıyoruz. Ve bir günlüğüne ismimizi Ahmet koyuyoruz.
Adım Ahmet. 26 yaşındayım. Yıldızım düşük olduğundan soyadım bende kalsın. Üniversitede okuyorum. Eşcinselim. Belki dünya için değil ama kendim için çabalıyorum. Bunun için çok çalışıyorum. Üç kurşunla yere serildim. Failimi ben de bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki o da yapmak istediğim çok şey olduğu. Daha 26 yaşındaydım.
Ahmet’in haberi hepimizi yıktı. Onun haberi kara bir duman gibi içimizi sardı. Hayata tutunma gücümüz bir kez daha alındı. Malum belgeselde söylendiği gibi, caretta caretta’ların iki düşmanı vardı: Biri doğa, diğeri insandı. Biz diğerine kurban gitmiştik. Bir hınç uğruna tükenmiştik. Şimdi gözlerimizden akan yaşlarla tekrar yönümüzü bulmaya heveslendik. Böylece yolumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz. Çünkü o ıssız diyara tekrar geri dönmek istiyoruz. Geride bıraktıklarımızı diri tutana dek, beraber kalmayı düşlüyoruz.

Aşk Artık Burada Yaşamıyor



Eski erkek arkadaşımdan ayrılmadan önce onu delicesine sevdiğimi söylemiştim. O da bana, halk olarak neyi akıllıca yapıyoruz ki demişti. Ben o zaman ne demek istediğini anlamamıştım. Anladığımdaysa o çoktan başkalarına yelken açmıştı. Demek ki olgunlaşma bazı ayrılıkları mümkün kılıyormuş. Böylece ahlaki olanla olmayan arasında bir özerklik oluşuyor. Belki o yüzden birçok şeyi algılamam vakit aldığı kadar sancılı. Halbuki eşcinsellerin ne bu süreci ne de sancıyı çekecek hali kaldı. Çünkü bu ayın sonunda yani 31 Ocak'ta Lambdaistanbul'un kapatılma davası var. Savunmamıza milyonlarca gerekçe sığdırabilecekken davanın açılma gerekçesi bile tüylerimi ürpertiyor. Oysa bazılarımız muhafazakârlıkla paçayı kurtardı bile. Acı olansa yalnız kaldığımız kadar yalnızlaştırılmamız.

Batıyı jakoben bir dille benimseyişimiz birçok aydın tarafından eleştirilirken biz, nefret cinayeti sonucu ölen arkadaşlarımıza retorik yağdırıyorduk. Fakat ölümün retoriğinden daha güçlü bir retorik olmadığını çok sonra öğrendik. Biz ne McDonalds'ların önünde öpüşme eylemleri yaptık ne kiliseleri bastık. Fakat medya sansürüne (hâlâ süren) rağmen gerçekleştirdiğimiz geçen yazın onur yürüyüşüne, binlerce arkadaşımızla katıldık. Amacımız boy gösterme uğruna boyumuzun ölçüsünü almak değildi. Kıtalararası bir hükümle vücudumuza nakşedilen 101 bıçak darbesini deşifre etmekti. Özgürleşme adına kullandığımız taklit terminolojisinin bize sağladığı faydaysa cabas

Halbuki 2007 genel seçimlerinde bazılarının dinlendirdiği "hepimiz farklı deliklerdeyiz ama bir çukurdayız" söylemi doldurulduğu alan kapsamında bizleri alan dışı bırakmayı bilmişti. Baskın Oran'ın adaylığı birçoğumuz için ümitken birçokları için kurtlar vadisindeki kuzuydu. Ne yazık ki hezimeti benzetmemi haksız çıkarmadı. Tek kutuplu dünyaya yakışan bir edayla kurulan yeni hükümet, çarpık demokrasisiyle bizleri selamladı. Bu selamlayışın ÖDP eski genel başkanı Ufuk Uras'ı kapsaması ilginçti. İstanbul ikinci bölgeden Baskın Oran'ın seçilmemesi ise biz eşcinsellere bir AKP değil, DTP kazığıydı. Türkiye'deki eşcinsellerin aday olarak birini ilk kez desteklemesi "destek gerektiren" bir çabayken bunun başka bir öteki ihtirasına kurban gitmesi trajikti.

Aslında bu gibi şeyler bizlere yabancı değil. 1984'ün ünlü yazarı George Orwell'ın bir röportajındaki kaygıları, şimdinin muhaliflerine ayna tutar nitelikte: "Sosyalistler nerede biraraya gelse, orada çatlakların korkunç (gerçekten endişe verici) sıklığı ortaya çıkar. Kimi zaman insan, sadece sosyalizm ve komünizm kelimelerinin bile İngiltere'deki bütün yumuşakları, nudistleri, seks manyaklarını, Kuaker'ları, doğal tedavici şarlatanları, pasifistleri ve feministleri kendine çektiği izlenimine kapılır." Neyse ki bazı çağdaşları bu anlayışa karşı bir özeleştiri geliştirebildi. Bunlardan biri eski bir aktivist olan Geoff Merideth: "1970 devriminde başarılı olsaydık pek çok sorun yaşardık. Yeni bir toplumda yaşamaya, yeni insanlar olmaya hazır değildik. Özellikle cinsiyetçilik sorunuyla yani içimizdeki domuzla mücadele etmemiştik."

Ayrımcılığın dünyanın tüm ezilenlerini değil ama tüm zalimlerini birleştirdiği kesin. Bu kanlı yazgıyı değiştirmek için direnç gösterenleri ti'ye almaksa eril medyanın şanında yatıyor. Böylelikle eşcinsel hareketin bir metamorfoz yaşaması şart oluyor. Bunun tezahürü kendi medyamızı oluşturmakta mı yatıyor, bilmiyorum. Kartelleşen ve gittikçe erilleşen medyada oluşturulan alternatifin ne kadar alternatif olacağını da takdirinize bırakıyorum. Ancak bu dayatmalar, gece yarılarına terk çengelli iğneleri, canı yanan cahilleri, adamlaşan nemrut virjinleri izlemenize engel değil. Elbette bizi yok saymanıza da!
ay bu blog beni biraz yordu. Biraz karmaşık mı ne :(

07 Şubat, 2012

Artık burdayım :)